4 Mayıs 2010 Salı

American Beauty


Filmde bireyselleşmenin ve sevgisiz kalmanın sonu ve sınırı olmadığı net gösterilmektedir. Harika müzikleriyle zaten insana neden müzisyen değilim ki dedirtir. Gelelim anlamın yoğun olduğu o sahneye.

Kızının arkadaşına abayı yakan masum baba bedbahttır. Aşkının hiçbir kitapta yeri yoktur. Adam olaya bir yandan da fantastik bakmaktadır. Ama bu fantezi dünyası kızı kahramanımızın kafasında büyütür… Büyütür… Her hali, her şeyi, bir şey anlatır hale gelir kızın. Saçları Diyarbakır surlarından dökülen saçaklara benzemektedir. Gözleri bir ahu maraldır. Seyirci için de durum böyledir. Kızın güzelliği kaba seyirci için filmi sonuna kadar izleme nedenidir. Türk ergen seyirci kızın göğüslerini merak etmektedir. Filmin sonuna kadar dört gözle bekleyen bu ergen, hiçbir zaman göremeyeceğinin hüznünü yaşar film boyunca. (Ulusal filmlerimizde oluşmuş ezberden dolayı) Fakat ABD sinemasıdır bu ne yapacağı bellolmaz. Ki fikstir bazı şeyler bu sinemada. Öte yandan Moğolistan sineması dahi olsa, hiç kimse filmin en güzel kızının memişlerini göstermek sorunda değildir. Öyle değil mi?

Filmin sonunu Eyüp sabrıyla bekleyen izleyici adeta anyayı da konyayı da görür gibi huşu içerisinde bu iki doğa harikasını görme şansına nail olur.

En vurucu sahneye gelinir. Adam kızı yatağa bi şekilde atar, kararlıdır. Adamın fantezi dünyası onun henüz bir çocuk olduğunu unutturur. Adam vitesi 4’lemiştir. Herkes merakla yoksa mı tümünü naked bir şekilde göreceğiz, bu huriyi bu kılmanı cennette gibi izleyeceğiz derken kahramanımız ayar. Kızın henüz bir çocuk olduğunu fark eder. Kızın cinselliğin ABC’ si kitabını okuyup okumadığını sorar. Kız başladım ama bi türlü hiç bitiremedim der. Adam Hz. Muhammed’in yapmayacağı şeyi yapar. Kızın gözlerine bakar ve artık elini sürmez. Bu sahne takdire şayandır. Azgın seyirci inmiş pantolonunu hemen toplar. Bir yandan da “niye ki?” diye sormadan edemez. Bu sahne, sevgili sinema olmadan duramayanlar, bu sahne hayatımın sahnesidir.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

hayat karşısında bi çare üniversiteler bi çare hocalar ve ben

Hocalarıma: çok sevgili hocalarım sizleri çok özlüyorum. Diyebilirim ki tüm zamanımı geleceğimin ne olacağını düşünmekle geçiyor küçük çaplı bir depresyona da girmiş olabilirim. Bu durumun henüz ismini koyamadım. ama sizlerin, odanıza geldiğimde, sınıfta, yemekhanede, öğle arası fakülte ile yemekhaneyi bağlayan o ortası çiçekli yolda, yaptığınız bir mimiği, bir selamlaşma hareketini, küçük bir espriyi düşünerek ara veriyorum kendi hayatımı düşünmeye…. Bir keresinde Mustafa hocanın bana, nasıl konu oraya geldi bilmiyorum ama “her ne olursa olsun teslim olmamak lazım hayata” deyişini hiç unutmamışım.
Bir kısa film izler gibi izliyorum kendimi okulun çeşitli yerlerinde. Ne kadar üzgünmüşüz ne kadar, boş yere sıkmışız canımızı başaramadık diye. Asıl büyük boşluğun tatsızlığın anlamsızlığın okuldan sonrası olduğunu bilmeden. Belki de o hayatı küçümseyerek yaptık bunu, öğrenciliğin hayattaki tek anlamlı sınıf olduğu gibi bir şey varmış herhalde kafamızda, bilmiyorum. Şimdi başarmak, kazanmak deyince herkesin aklına paranın geldiği bir yerdeyim. Bunu siz seçtiniz dediğinizi duyar gibiyim. Siz ne kadar bizi bu konuda uyarsanız da biz “bu da onlardan olmuş” dedik zaman zaman.
Söylediğiniz gibi oldu hocam, anlattığınız her şeyi unuttuk Kısa bi çalışmayla tekrar hatırlanmaz mı hatırlanır tabi… unutmadığımız şeyler de var kızmayın hemenJ Örneğin Nihat hocanın derslerinden herhangi birinin sınavına girsem (60 hala barajsa) geçerim onu söyleyeyim. Öğrenciyken hiç yüksek puanlar alamama rağmen. Bi yerde okumuştum Sokrates de demiş olabilir: “bir bilgi insanın içinde büyümeli”. Yani kısacası memurun görevlerini yükümlülüklerini sorumluluklarını unuttum hocam. Çok maddeli olduğundan falan değil öğrenci disiplin yönetmeliği sanki daha akılda kalıcıydı, hiç unutmam mesela. Her neyse… Bir şeyler yazayım deyince toplayamıyorum hiç…
Ne kitap okuyorum ne müzik dinliyorum ne de herhangi başka bir şeye yoğunlaşıyorum. Bilmezdim gerçekten de kelimelerin bu denli kifayetsiz olduğunu orhan’a abartmışsın derdim. Biz üniversitede iyiymişiz hocam bunu anladım. Trafikte kavga çıkarıyorum şimdi inanabiliyor musunuz. Ki biz bisikletçiydik yürüyüşçüydük nere olursa yürüyelim derdik. Arabaya binene de hor bakardık. Onlar dediğimiz kadro böyle büyük bir girdap mıymış. Böyle çabucak ceker miymiş insanı kendine. Bizler çocuklarımıza onurlu bir gelecek bırakacakken… Nasıl böyle uzaklaşıyor insan kendinden.
İnsana yaşadıklarından bir şey kalmaz mı hocam? hemen ne yaşıyorsa o mu oluyor bu kıllı homo.
Birinci sınıfa başladığımda zor adapte olmuştum bölüme, çünkü benim liseden çıktığımdaki düşünsel dünyam o kadar dardı ki: bir, hayatını kurtarıp para kazananlar, iki Başarsızlar, beş parasızlar. Ve mersin kamudan da “beş paralı” kimse çıkmazdı. Öyleki rockçular yalan türkücüler gerçek insanlardı. Alevi kültürünün verdiği bir feodallik de işin içindeydi sanırım, her şey ya öyle ya böyle olmalıydı. Başka bir çok konuda da böyleydi bakış açım. sonra kah benim seçimimle kah başka tesadüflerle çok ilginç fikirleri olan insanlarla tanıştım. Onları dinledim ve kısa sürede onlara adapte oldum ve bende klasik tüm fikirlerimi yargıladım. Ve bölüme ufak ufak ısınıyordum. Aslında kendi fikirlerim yaşam biçimim başta olmak üzere her şeyi kıyasıya yargılayan bir ahkam kesmece oyunu başlatmıştım etrafımdaki birkaç arkadaşımla. Ne buluyorsak okuyor, sabaha kadar konuşuyor evlilikten çalışma hayatına sanattan sekse bir çok konuda kafa patlatıyor konuştukça açılıyorduk. Kim daha ilerisini söyleyebilecekti? Söylerken düşündüğümüz ve güzel sonuçlara vardığımız şeyler de oluyordu tabi. Ama meseleyi galiba biraz abartıyorduk; neden insanlar evlerde yaşıyordu? Neden öğün usülü ile besleniyorduk? Annemizi neden otomatik olarak seviyorduk? İlla karşı cinsle sevişirsek mi güzel olurdu? Düşüncelerim artık” ya öyle ya böyle” değil “hem öyle hem de böyle olabilir aynı anda” kıvamına gelmişti. Bu kıvam iyiydi hiç bilmediğin bir konuda bile fikir yürütebilme imkanı sunuyordu. Sonuçta her şeyin diyalektik bir yönü olduğundan bu yönden bakınca zaten bir sayfa kompozisyon yazacak kadar konuşabilirdiniz her konuda. İyi konuşmak önemliydi söylediklerinize mantıklı bir zemini çok kısa sürede üretmeniz gerekiyordu. Gece boyu süren konuşmalar okula gitme işini de zorlaştıryordu. Üçüncü sınıf bu mevzuda tavanın yaşandığı yıldı benim için her konuda artık zirvedeydik. Bir derviş gibi yaşadığımız, her sözümüzde kariyeriniz de sizin olsun çocuğunuzda sloganı sezilen o günler… bunları, o günleri yargılamak, kurşuna dizmek, yanlıştı, demek için aklıma getirmiyorum tabi. Düşünsel anlamda gelişme grafiğimizin çok keskin virajlar oluşturduğu bu sürecin sonunda iyi şeyler oluyordu her geçen gün, hiç kimsenin bir şey yapmadığı bir kampus ortamında çok ileri sonuçlar doğuruyordu bu süreç. Yıllarca insanların uğraşıp yaratamadığı kampus ortamını oluşturmuştuk. Kampuste doğaçlama tiyatro oynanıyordu. Öğrencilerin ürettiği şenlik organizasyonları en çok seyirciyi toplayan etkinliklerdi. Rektörün bizi izleyip imrendiğini bile söyleyebilirim. Cumhuriyet meydanı hiç böyle kullanılmamıştı. Ve tabi ki sistem rahatsız olacaktı…
Cezaevine düşen arkadaşlarımızı beklemek bile bizi yıldırmayacaktı. Yine tartışmalar
Sürüyordu geceleri tabi ki. Yine klasik olan tüm fikir akımları eleştiri süzgecimizden geçiyordu. Sinema ve müzik literatürünü tarama işiyle de bayağı uğraşmıştık 3-4 yıl içinde bu da önemli bir birikimdi tabi bizim için…yeni arkadaşlarla da tanışmıştık.
Cezaevi meselesi yıldırmayacaktı dedim ama yıldırmaktan ziyade içten çürütme mi desek ne desek bilmiyorum farklı bir şey yapmıştı. Çünkü sizin emek emek ördüğünüz yaşam alanımız dediğiniz yer bir darbe ile tuz buz olmuştu. Ne tiyatro ne müzik ne de öğrenci eksenli başka bir etkinlik. Hepsi yok olmuştu birden yapan yoktu artık. Geceleri tartışma da bitmişti çünkü amerikayı yeniden keşfetseniz de devlet sizi küçük bir müdahale ile yontuyordu. Konuşmak değil de artık yapabilmek meselesi can alıyordu. Bu konuda da teori genel olarak şuydu. Disiplinli olunmalı bireysel anlamda herkes sevdiği şeye sarılmalıydı ve onu tam anlamıyla yapmak için tüm günü nü harcamalıydı. Müzikse müzik edebiyatsa edebiyat tiyatro ise tiyatro kapitalizmden daha disiplinli olunmalıydı. Yapabildiğimiz şeyleri güzel yaparsak “onlar”dan biri olmayabilirdik. Yani insanların toplu halde kurtulacağı gibi bir gerçeklik(sosyalist bir devrim, vb…) yakın zamanda olmayacağı için şimdilik bu yapılmalıydı. Sistemin dayattığı şeyleri yapmamak en sık rastlanan paratikti. Burada bocalama başlıyordu tabi. Bu bireysel takılma süreci bireysel sonuçlar doğuruyordu. Herkes kendi evine çekilip bir şeylerle yarım yamalak ilgileniyordu. Ve dördüncü sınıf böyle bir atmosferde cezaevinden çıkan arkadaşların da katıldığı bir savrulma mı diyelim bi pes mi diyelim işte böyle başladı. Nüfusu ikiyi geçmeyen ve yenilgi edebiyatına dayanan muhabbetler yaygınlaşmaya başlamıştı. Sanki kalabalıktan korkuyorduk halı saha maçını bile zor ayarlıyorduk. İzin de veriyorduk bu sürece görüyorduk nereye gittiğini çünkü bunlar yaşanan ilk dağılma kopma değildi. Sonuçları üş aşağı beş yukarı aynıydı .
Böyleyken böyle… ve sonunda en üzücü olanı oldu. En samimi arkadaşlıklarımızı hayatı anlamlandırdığımız ilişkilerimizi de yitirdik ve içten içe herkesin; “lan bitiyo işte, herkes bi yere gidecek ve bir daha yılbaşlarında bayramlarda çoluk çocuk buluşacağız o bıyıklı göbekli insanlardan biri olacağız” dediği bir süreç yaşandı. Yani üniversitenin nihayetinde yapay bir şey olduğunu herkes artık anlamıştı. Sözlerimizin gerçekçi olmadığını anlatan mimikli sohbetlerimiz uzunluğunu da yitirmişti. “Nasıl olsa okul bitti sayılır şimdiden mesafeyi koyalım sonra ayrılık koyar” gibi bir bilinçaltımızın oluştuğunu bir psikolog rahatlıkla anlayabilirdi.
Şimdiyse herkes bir yerlerde yalnız, nerelerde yanlış yaptığımız o kadar uzun ki yıllara yayarak hayat bize anlatacak galiba. Hiçbir şeye ilgim kalmadı diyebilirim, merak ettiğim hiçbir gençlik grubu, hiçbir sanatçı, hiçbir ekol yok. Beni harekete geçiren çok az şey var. Bize böyle durumlarda ne yapılacak kimse öğretmedi hocam. nasıl olup da bu motivasyon eksikliği çözülür, yine her şeye baştan başlanabilir bilmiyorum. Ama zor bir dönemden geçtiğimiz kesin…

25 Mart 2010 Perşembe

BABA 2


Ben okuldayken bi yazı yazdım baba senin haberin yok. Sen hep çalıştın zaten çalışıyordun ben düşünürken de hep. Baba çok zaman geçti. Hiç değişmedim. Yine aynıyım yine bıçkınım yine korkuyorum, yine cesurum yine seviyorum her şeyi, düşünmeyi çok azını da yapmayı, demek isterdim baba… Ama diyemem şimdi hep korkuyorum baba hiç cesurluğum yok hep düşünüyorum baba sana yakışır mıyım ben. Emek verebilir miyim bir şeye bu kadar. Senin haklı çıkmanı hiç istemezdim sen de biliyorsun. Ama seni yine de çok anlamışım baba az önce okudum da yazıyı. Senin haritan değil falan demişim bu yol haritası. Bak baya empati yapmışım. Yani seni anlamışım. Yarım yamalak. Çok sevin baba oğlun senin gibi biri oluyor. Ne dediysen çıkıyor baba. Dediğin kadar yalnızım. Dediğin kadar da parasız. Dediklerini yapmadım baba biliyorum. Ama hep varolmaya çalıştım işte. Hep sevmeye çalıştım. Hep ne yapılması gerekiyorsa onu yapmaya. Sen de çok şey yapmışsın baba meğer, yeni yeni görmeye başladım. Hep 6:00 da kalkmışsın hep sevmişsin hep düşünmüşsün bizi. Hiçbir şeyin farkında olmadan, nasıl da çalışmanın ve sevmenin dünyanın tek gerçekliği olduğunu fark ettin bilemedim. Cahilliğime ver işte. Döndüm baba dediğin gibi oldu sen sevin. Oğlun senin istediğin gibi biri oluyor. Ya birden “babam ve oğlum” geldi aklıma sakladın gözyaşlarını yalancılık yapmayalım şimdi. Sulandık ikimizde iyi ki ışıkları söndürmüşüz haa… Neyse işte… Buradayım baba korktuğun gibi adana cezaevinde bulmadın beni buradayım baba yanındayım. Kucakla şimdi beni, çekinmezsek birbirimizden ağlayabilir miyiz ki utanmadan bağıra çağıra… Yok yok korkma tamam buradayım, uyumluyum istediğin kadar. Onlardan biri oldum bile…Sessizim işte… Ama baba ne biliyim hala bu düşüncemde aynıyım şunu söyliyim çok sevdik yaa valla bak… Biz çok duygusal çocuklarız baba sana çektim işte kime çektik… Tamam baba kabullendim her şey senin söylediğin gibi olacak Kürtler çok konuşuyo öğrenciler okula diye gidip terörist oluyo. Bu milyonların gözünde böyle, şimdi anladım. Girdim baba işte istediğin dünyaya, düşünüyorum şimdi sürekli ne olacağımı ne zaman evleneceğimi nasıl para kazanacağımı hep bunlar var kafamda inan bak. Başka bi şey düşünmek istesem de kısa sürüyor yine geliyor aklıma dolmuş parası. Korkuyorum ki ben senin kadar bile olmayacağım. O sana üstten bakan “feodal bağ” işte diyen oğlunu affedebilecek misin baba yok zannetmem! Sen affetmezsin, kızmazsın da çok. Seversin hep. Söylediğin gibi oldu baba arkadaşlarım hiç aramıyor, ben de nerde olduklarını bilmiyorum şu anda, parasız kalınca onların da olmadığını gördüm sen sevin işte … de ben ne yapacağım? Bunca şeyden sonra bir de tutunamayan evlat çekebilir misin ki, hiçbir işe yaramayan bir evlat. Hiçbir şeyden mutlu olamayan bir evlat…Artık harçlığını verince gözden kaybolan o yaramaz çocuk yok ki baba. Parayı ne yapayım desem kızarsın biliyorum. Hayat kızar sen değil, bunu da ben öğrendim işte nasılım? Düzelmişim değil mi? Düzeldim düzeldim. Para her şey … Yalnızlık baba o hiç kalmam ben dediğim yalnızlık işte bi ikimiz kaldık koca evde sanki. Ayak seslerimizden tanıyacak mıydık birbirimizi lavaboya giderken… Böyle oldu.

“Kafanı duvarlara vurursun demiştin” öyle net ki o sözün hatırımda. Doğru çıkmadı ama duvarlar tek gelmediler, birleştiler üstüme geldiler baba…Doktor ilaç verdi baba duvarları durdurursun dedi. Duvarlar işte öyle ya da böyle karşısına çıkıyor insanın uzun kilometreler gibi, koca koca bulutlar gibi. Senin gibi bi yerde bekliyorlar insanı “nasıl olsa gelecek dediğim yere” der gibi. Tamam baba kalmadım orda geldim. Korkma!

Diyebilir misin sen de “korkma oğlum ben varım diye”? Korkma, en delikanlısının gözünün üstüne vur diye. Sen dersin sen benden daha cesursun. Yıkılmadan savrulmadan senin kadar kalabilsem baba, senin kadar götürebilsem her şeyi yolunda olmaz gibi yapamam gibi NE DERSİN?

27 Aralık 2009 Pazar

kpss götümü ye

COĞRAFYA
Hoca: Laterit kızıl renkli topraklara denir. Yıkanmış topraklardır bunlar.
Kız: Yıkanmış derken hocam?
Hoca: Yani bol yağış alan değil mi? Çok sulanan topraklardır.
Hoca: Bunları yazarsanız iyi olur siz bilirsiniz.
Kız: Yazalım mı hocam siz söyleyin. Yani...
Hoca: Alim unutmuş kalem unutmamış.
Hoca: Yani çocuklar coğrafya net tarih gibi öyle ha benim yorumum bu, senin yorumun şu, yok neyse ne! Bu nedenle işimiz daha kolay. Gitti mi tam gider yani soru!
Diğer bir kız: Evet hocam
Hoca: bi ara verelim mi sıkıldınız mı? (Sınıf sessiz kalır ara verilir. Derse gelen hoca bir saat daha anlatır, testler vererek gider)
TARİH
Hoca: Merhaba
Sınıf: Merhaba(cılız ve ölü bir tonda)
(hoca zaman geçirmek ister gibi kürsüye geçer ve önündeki notları karıştırır)
Kızlardan biri: Hocam Test 11 in cevaplarını vermediniz.
Hoca: Vermedim mi?
Kız: Vermediniz hocam.
Hoca: Haaaaa tamam ben bi içeri bakıp getiriyim.
(bir kaç kişinin kendi arasında fısıldaşmasını saymazsak sınıf sessizlikten ölmektedir.)
Hoca: Evet. Osmanlı Devletinin kuruluşu test 11 değil mi? Elinizdeki bu değil mi sizin?
Önden Biri: Evet hocam Test 11.
Hoca: Bir adana iki bursa üç bursa dört ceyhan beş adana altı edirne...
(yarım saat sonra)
Hoca: Türk milletinin demokrasi kültürü yoktur arkadaşlar. Osmanlıdan beri padişah, yani yönetici tanrı gibidir. Osmalının en büyük özelliği nedir vatandaşına kul diye bakar. Öyle görür.
askerin olduğu yerde de demokrasi olmaz. Geçen televizyonda izledim geçen dediğim dündü galiba, bir kaza oluyor istanbul'da polis gelmiyor tabi ambulans gelmiyor. Arabasından çıkanlar bir araya geliyor ve polisten ambulanstan önce "asker nerde" diyor. Yani biz böyle bir milletiz. Bizde şekil önemlidir şekil tamamsa içi boş olabilir. Neyse bi ara verelim devam ederiz...
(sınıf hocanın anlattıklarından etkilenmiştir "ulan ne güzel konuşuyo herif yaa" der gibi hocaya bakmaktadır. Çok yavaş adımlarla herkes dışarı doğru yönelir)
MATEMATİK
Hoca: Hahahahaha bulurum ama seni (derse girmeden dışarda dersine giden başka bir öğrenciyle gırgır yaparak) Merhabaa nasılsınız çocuklar görüşmeyeli?
Sınıfta Herkes: İyiiii (gımgum namnum edenlerle birlikte)
(biraz elindeki notlarla uğraşarak)Hoca: Ben test 12 nin cevaplarını verdim mi?
Kız: Yok hocam vermediniz.
Hoca: Tamam nerdeydi buuuu şu değiiiill bu sizinki değiil. Ben ona içeri bi bakıyim.
(hoca gelene kadar sınıfta müthiş bi sessizlik hakimdir kimse hocadan başka kimseyle konuşmam havasındadır kahramanımız da müthiş bi sessizlik içindedir fakat bundan rahatsız olduğunun farkında olan tek kişi olduğunu düşünür bu süre içinde...
Hoca: (hızla sınıfa girer ve yüzünde her şeyi nasıl da size öğreteceğim gülümsemesi hakimdir mimiklerine) Test 12 idi değil mi?
Önden biri: Evet hocam.
Hoca: Bir adana iki adana üç bursa dört edirne beş ceyhan altı denizli...
Kızlardan Biri: Hocam dördü tekrar söyleyebilir misiniz?
Hoca: Dört ne dediiik edirne...(bu fasıl biter)
Hoca: Geçen hafta ne işledik
Kızlardan biri: Rasyonel sayılar
Hoca: Evet. Bu hafta köklü üslü onlara bakıcaz ikinci derste de bi deneme yapıcaz.
Herkes: aaaaaaa
Kızlardan Biri: Hocam ne gereği vardı. (milletin onun bu tavrına güleceğini bekler gibi iğrenç bir tavır takınır insanlar bazen bilirsiniz)
Diğer Kız: Hocam bi de asalım sonuçları panoya(bu espri biraz tutmuş gibidir sınıta gülenler olur)
Hoca: Evet yapıcam bunu valla bak hahahahahah
Kız: Hocam yapmayın yaa!!!
(sınıf gümbür gümbür hocanın üstüne gider)
Hoca : Valla yapıcam hahahahahah
(hoca konuyu ağır ağır anlatmaya başlar konunun en önemli noktalarını verir 5-10 dakika sürer konu anlatımı kısmı...)
Hoca: Anlamayanlar panik yapmasın şimdi sorular üzerinde daha iyi oturur.
(hoca dersi acı acı anlatmaktadır kimsenin onu anlamayacağını düşünen bir ergen gibidir ses tonu. soruları bir bir çözer ama sınıf yine sessizliğini bozmaz kahramanımızın da matematik zayıftır ama harbi harbi ego yapmaktadır soru soramaz sonra kendim çalışıp tamamlarım eksiğimi der. Böyle bir sınıfta soru sorup da kendini onlardan aşşağı bir yerde konumlandıramaz her konuda onlardan daha bilgili olmalıymış gibi bir duyguya kapılır. Bu arada dışardan boğuk bir şekilde bağırtı çağırtılar duyulmaktadır. Bu sesin bir toplumsal gösteri sesi olduğunu herkes bir anda anlamaz ama kahramanımızı oradaymış gibi, sokaktaymış gibi heyecan basar birden eli ayağı titrer... Sınıfta homurdanmalar başlar.
Dışardan gelen ses: NE İSTİYORUZ ÖZGÜRLÜK NE ZAMAN HEMEN ŞİMDİ VERMEYECEKLER...
(sınıftaki homurdanmalar espri üstüne espri dediğimiz tarzda devam eder. Bir iki kişi kendi arasında fısıldaşıp gülmektedir. Kahramanımızda her an kötü bi şey olacakmış gibi bir his peydah olur bunu engelleyemediği için konsantresi de bozulur aklı hep dışarı takılmaya başlar.)
Uzun boylu sert yapılı bir erkek: Ne istiyolarmış?(bunu söylerken yüzünde öyle bir küçümseme hakimdir ki kahramanımız bunu tonlamadan ve insan yüzünde yarı gülücük denen ve sadece hunharca gülünmesi gereken anlarda yapılan o hareketten anlar. dudağın yarısı gülerken diğer yarısı hiç bişey yokmuş gibi davranır bu anlarda insanın.)
Dışardan gelen ses: (bir megafon eşliğinde herkesi rahatsız edecek bir desibelde) Bİ ŞEY YAPMALI HEEEEYYY Bİ ŞEY YAPMALI HEEEY Bİ ŞEY YAPMALI...
Bir Kız: Neyi vermiyolar ki bunlara allah allaaaahh?
Bir Kız: Hı hı alırlar? (yüksek sesle)
(kahramanımız dayanamamaktadır fakat kafadan rengini belli edip kitleden soyutlanmak gibi bir toplumsal cezası vardır bu işin bu baskı kahramanımızı tuvaleti gelmiş de daha sınavın bitmesine bir saat varmış gibi sıkıştırır.)
Bir Erkek: "Verecen zopayı bunlara cık cık cık" şeklinde tepkisini belirtir.
(kahramanımız bu kadar gerici nasıl bir araya gelmiş diye düşünmekten kendini alamaz. Fakat yapılacak o kadar az şey vardır ki. Burada bulunmak ve bu kitleyle derse girmek zaten bu adamların ideolojisini kabul etmek gibidir ona göre)
(sessizlik bir süre hakim olur dışardaki ses de durulmuş gibidir.)
Ve sonunda hoca da söz alır.
Hoca: O da eşittir 5 eksi 2 kök 3 (aniden soruyla ilgili başka bir şey bulmuş gibi sınıfa yüzünü döner.) Yani neden böyle yapıyolar anlamıyorum. Grev yapsınlar toplu iş bıraksınlar. Bağırınca ne oluyo ki hiç bi şey. Bana çok aptalca geliyo yani bağır bağır ne olacak?
(bu arada sınıfta müthiş bi sessizlik olmuştur herkes hoca sözünü bitirince söz alıp dışardakilerin ne kadar alçak olduğunu anlatmak için sıra beklermiş gibi hocanın ağzının içine bakar sınıf ibret duygusuyla dolar, kahramanımız hoca da söz alınca artık dayanamaz ve müdahale etmek zorunda kalır.)
Kahraman: Hocam siz ciddiye almıyorsunuz ama bu insanlar ciddi bir iş yapıyor, hak arıyor ve sistem onları ciddiye almak zorunda kalıyor(sınıftakiler ilk defa söz alan ve aralarda bile kimseyle konuşmayan bu serserinin kim olduğunu görmek için birbirinin omzunu eliyle ittirmektedir)
Dışardan gelen ses: naaaaniiiiinaaaaniiiiinaaaniiiiiinaaaaniiiiii
(bu sesin geçmesini bekleyerek devam eder)
Kahraman: Panzeriyle, akrebiyle, copuyla harcadığı gazıyla onların bu eylemini ciddiye almaktadır.
Dışardan gelen ses: fıtı fıtı fıtı fıtı fıtı fıtı fıtı fıtı
(helikopter sesinden kahramanımızın sesi duyulmaz olur ama sesini yükselterek tıpkı ajitasyon yapar gibi o da bağırmaya başlar sınıf şaşkınca onu izlemektedir.)
Eğer bizler burada bu ülkenin eğitimli insanları olarak hak aramazsak nasıl kuklalar gibi oynatıldığımızı bilmezsek bir oyunun içinde rolümüzü yapmaya devam edersek hiç bi şey değişmeyecek.
(kahramanımız defterini kitabını avuçlamıştır heyecandan ve artık burada daha fazla kalamayacağını düşünür sırasından hafif öne çıkar kapıya yönelir eliyle yaptığı hareketleri bi an gözünün önünden geçirdiğinde bir siyasetçi gibi davrandığını görür ve rezillikle gururu bir arada yaşar, sınıf bomboş gibidir... Sınıftakiler kahramanımızın söylediklerinden ziyade birinin bağır çağır sınıfı terk ettiğine şaşırmıştır.)
(bu arada dışardan gelen sesler sınıfta yankılanır.)
MİLYONLAAAAAAR AÇ MİLYONLAR İŞSİZ İŞTE KAPİTALİST DÜZENİNİZ...

10 Eylül 2009 Perşembe

bitirmiş...

Dolmuşa bindi, kendini kaybediyor gibiydi. Ne yapacağını bilmiyordu. Halsizliğini "kemiklerim kırılıyor" diye ifade edebilirdi. Ama "anlamadım neren?" diyecek kimse yoktu ki neden desindi. Yalnızlık bi insana bu kadar neden koyuyordu. Kimse yalnız değil miydi? Herkes yalnızdı bu sistemde hani! Kİmse yalnız gibi görünmüyordu. Nedense "ben daha yalnızım" hissi vardı içinde. Tutuna tutuna bir yere oturdu nihayet. Güneş özellikle bi insana bu kadar vurabilirdi bir hüzme içinde geliyordu ışınlar. İki gözünü kaynak almış gibi kırpıştırıp kıstı. Bu koltuğun neden boş kaldığını anladı. Ücret olayına gelmişti sıra. İçinde lap top olduğu düşünülsün diye lap top çantası taşıyordu. Ama içinde lap top yoktu. Üç beş gereksiz şey bir de bitmeyen kitabının dışında. Açıp kapadı çantayı bozuk para aradı. Ama çantaya para koymadığını hatırladı. Cüzdanın bozukluklar için ayrılmış tek elle açması da kapaması da müthiş zor olan bölümünü yine zor açtı. İçinden iki lira çıkardı. Uzattı kimse almayabilirdi de ama birisi almıştı. Şöförün yanında oturan şöför kankası dediğimiz adam iki el değiştiren parayı aldı. Şöförden daha uslanmaz bi tipti bu. Çirkinlikse allahı bu adamdaydı. Bu adam da yalnız değil miydi yani kim öpüyor bu adamın dudaklarını diye içinden geçirdi, kendine kızacak bir şey bulmuştu yine. Kahramanımız bu sırada kız almaya gitmiş de kahvesini bekliyormuş gibi bacaklar omuz hizasında bir çinliyi andıracak kadar gözlerini kısmış bi halde oturuyordu. Parayı eline alan bu beş parasız adam parayı alır almaz şöföre dönüp "bitirmiş pezevenk" dedi. Ne yani okulu bitiridiğini bu adam nasıl anlamıştı ki? Dolmuşlarda öğrenci ya da tam diye bi şey yoktu mesafe usulü ücretlendirme vardı. Şöför: Hadi yaa vay puşt dedi. Göbekli biri gibi dolu dolu ve distorşın bi sesle gülerek kankasına destek vermişti. Kahramanımız yine gerilmişti işte. Acaba kızarıyor muydu. Bembeyaz suratının her yerde böyle olup "benim, benim evet ben bitirdim" diye bağırması mı gerekiyordu. Halbuki kimbilir kim bitirmişti. Ama artık kesindi kendisinin bitirdiğini burada da herkes biliyordu. Başarısız ve beş parasız olduğunu ise sağır sultanın duyması ise en az kafaya taktığı şeydi artık. İnmeliydi bu dolmuştan. İnecek var dedi. Bu titrek sesi çıkaran adamı herkes görmek ister gibiydi sanki. Baktığı herkesle bir kez göz teması kuruyordu. Daha fazla etrafına bakmayı kesti "müsait bi yer" dedi. Şöförün daha dikkatli bakma nedeni ise bu adam harbi harbi indi bindi yapıyordu galiba... Trafik hiç de müsait değildi. Tam da durmadı zaten. Atlamasını bekliyordu. Üstüne olmayan takım elbisesi ve lap top çantasıyla hiç de atlayacak birine benzemiyordu "kahraman". İner inmez derin bi nefes aldı. Güneş dolmuştaki gibi yakıcı değildi. Rüzgar kravatını omzundan sırtına doğru yapıştırmıştı. Düzeltti. Dolmuşun içindekiler klip çekiyormuş gibi camdan dışarı buğulu ve halsizce bakmaya devam etti. Şöför "kaça aldın köpeği" dedi. Çirkin kral "almadık ya bizim oğlanın bi arkadaşı bakamamış vermiş" dedi. Abi iti doyuramıyoruz dedi ne verdiysek bitirmiş...

20 Ağustos 2009 Perşembe

Hocam kaç zamandır size yazmayı düşünüyordum. Fakat bunun bile çok önemsiz olduğunu düşünecek kadar olumsuz fikirler üretiyorum son zamanlar. Okul bittikten sonra ilk bir iki ay çok sıkıntı yoktu. Ama şimdi öyle değil. Kendi hayatıma yön verecek kadar dahi gücüm yok. Her şey benim için önemsiz. Okuldayken okul bitince ne yaparız diye tam olarak düşünmemişiz demek ki. müthiş bi boşluğa düştüm. çevremde de beni anlayacak ortak dili yakalayabileceğim kimse yok.
okumak yazmak bunları yaparken o kadar zorlanıyorum ki. hiç bir şey ilgimi çekmiyor. her şeyi yaşadım bitirdim gibi. kendimi zorlayıp bir kaç öykümsü bir şeyler yazmaya çalıştım.onlardan birini şimdi gönderiyorum. yani e mail ile.
düşüncelerim hiç bir şeyi yeniden kuracak durumda değil. bazen hep sızlandığımı görebiliyorum. ama bunu değiştirecek bir şeyler de yapamıyorum. neden böyle olduğunu bilmiyorum. hep bi üzüntü içindeyim. konuşabileceğim tüm arkadaşlarım başka şehirlerde. ankara yalnız kalan bir için hiç uygun bir şehir değildir. kimseyle sokakta tanışamazsınız. herkesin bir işi vardır. aylak kimse yoktur. varsa da bu aylaklar başka aylaklarla tanışmak istemiyorlar. serbest bir şeyler yapmak çok zor. ya da bana hep öyle geldi bilmiyorum.

İŞ: ben ne iş yapabilirim bunu bilmiyoruum. müzik zor çünkü uygun mekan bulmak uygun arkadaşlar bulmak çok zor. kpss ile de bir yerlere girmek ben istemiyorum. neden istemediğimi çok iyi analiz edemedim. ama ben akşama kadar oturamam. bankalarda da memurların ne kadar çalıştığını ve sıkıldığını göre göre bankalara giremem. şimdilik özel bir frmada ayak işlerine bakıyorum. 850 tl ücret alıyorum.

AİLE: ailemse benim bi işe yaramadığımı düşünüyor. onlar da şu anda çalıştıkları yerde mutsuzlar ve buna daha fazla dayanamıyorlar. beni okutmak için sıkıntı yaşadıklarını benim ise emekleri boşa çıkardığımı bitirdiğim bölümle ilgili hiç bir şey yapmadığımı, benim ilerde çok mutsuz ve yalnız ve hatta beş parasız kalacağımı bana da kabul ettirdiler. babam 1000 lira alıyor aylık.

TÜM BUNLAR BİRLEŞTİĞİNDE KAFAMDAKİ SONUÇ: "bir şeyler için tren kaçıyor yakalamak gerek. " bu algı beni bitiriyor. boş zamanlarımda hiç bir şey yapamıyorum. çünkü bu kaçan trenlerden hangisinin daha önemli bir şey taşıdığını hangisini yakalayıp atlasam mutlu olacağımı düşünüyorum hep. ailem için toplumun gözünde "bir şey" olmalıyım. sırf bunun için mücadele etmeliyim

ASKERLİK: geldik sonaaa... Benim için daha zor gelen şu anda başka bir şey yok. Vicdanımın reddettiği bir yere nasıl gideceğim bilmiyorum. Aslında biliyorum ki(küçük dozda bile yeter) işin içine mizah katabilirsem tarihe geçecek bir asker olurum. Ama ben artık kendi cinselliğime yapamayışlarıma aptallıklarıma tutnamayışıma toplumun düştüğü duruma gülemiyorum. Ve kafaya takıyorum. Gülemediği şeylere de ağlıyor insan.

ARKADAŞLARIM: Herkes bi yerlerde hocam ve de yalnız. Birbirimizi neden bıraktık bilmiyorum. Hafta sonu istanbul'a serkanı görmeye gittim. Hiç bir şey eskisi gibi değil.

MÜZİK: Bağlamayı da artık çalmıyorum gibi bi şey. Motivasyon şöyle oluyordu bizde: Diyelim ki çok kötü şeyler oldu. Gözaltı oldu, tutklama bile çıktı. Ya da bir arkadaşım sevgilisnde ayrıldı. Aramızda müthiş gırgır dönerdi. Herkes bu kötü durumdayken daha çok gülerdik. Daha çok bağlanırdık her şeye. Bir daha olsun tüm bunlar, yine gülelim derdik içimizden.


neyse hocam sizi çok özledim. Bediz hocayı, Ali hocayı, Mustafa hocayı da. Hep yazmaya çalşıyorum olmuyor.

Bu mektupta "bilmiyorum " kelimesini çok kullanmışım. Sonra düşündüm ki ben bu bilmiyorum kelimesinin geçtiği konuları biliyorum. O halde neden "bilmiyorum" yazıyorum. İfade edemiyorum hocam sadece bu. Yaza yaza öğreneceğim, okumak da gerekli biliyorum toparlayacağım...

19 Haziran 2009 Cuma

şok şok şok

Günlerden cumartesi, soğuk bir yaz akşamı umut'la sakaryadaki fikrim bara gitme kararı aldığımız günden bahsedeciğim size. Ankara'daki aşırı asosyal hayatımı kurtarmaktan ziyade daha çok üzüntü veren ve benim pasifliğimi hiç bi şey yapamamışlığımı yüzüme vuran bir mekan burası. Nedenlerini daha sonra anlatırım. Umut'la buluştuk fikrimin önünde. Kapıda bekleyenler vardı. Kızlı erkekli bir gruptu. Bu tarz grupları bilirsiniz eğer sapsanızve aşırı yalnızsanız, size öyle çekici gelirler ki, onlardan biri olmak, aralarında olmak, onlarla muhabbeti olan bir olmak o kadar istersiniz ki. Kızıl kıvırcık saçlı kızlar karanlıkta çok güzel görünüyorlar öyle değil mi, müthiştiler. İçerisi kalabalık olduğu için kapıda karşılaştıkları görevlinin "bi saniye arkadaşlar bakıyo" diyen dillerini yiyen ve yer bulma süresinin bi saniye olmayacağını başından bilen bi gruptu bu. Bu arada biz de yaklaştık. Böyle durumlarda şımarıkların kalabalığa konuşma, yüksek sesle espri yapma diye tabir ettiğimiz bir tutumu takınmıştı bir yiğitoğlu yiğit. Kalabalığa soğuk ama anlamlı sesleniyordu genç. Şimdi hatırlamıyorum ama burada neden beklediklerini, bu durumun çok komik olduğunu anlatan espriler uçuşuyordu bir bir Ankara sokaklarında. Çok tutulmuyordu ama yine de "ben senin kötü esprine bile kurban olurum" diyesi gelen arkadaşlarla donanmıştı çocuk. Desibel olarak düşük olsa da kahkaha sesi yine de vardı bu karanlık ve kalabalık gecede. Kapı önünde 7-8 kişi vardık. Birbirimize kesik atıyorduk. Bizim umut'ta hunharca bir gülümseme tespit ettim bi an. Her an orada bekleyenlerle temasa geçecek gibi bir yüz ifadesi vardı. Fikrim'in az aşağısında bi Kia Sportage marka jip durdu. Ve içinden bir arabadan inmek için beklenen sürenin çok ötesinde bir sürede inen takım elbiseli, iri vücutlu abiler indi. İndikleri yerde gazinomsu pavyonumsu ama yine de içerde ne olduğunu sadece bilenin bildiği bir mekan vardı. Hemen onun bitişiğinde, dışarı taşan canlı müziğiyle bazen de aşırı kısa mini etekli siyah giymeyi çok seven kızlarıyla geceye erotizm katan bir rock bar var. Önünde beklersen ve gerektiği kadar esrarengiz bir hava yaratabilirsen manitayı da götürebilecekmişsin gibi duran bir mekan burası. Hemen yukarısında yani onun da bitişiğinde biz varız. Sahnesinin arka planında "sadece sizin anlattıklarınıza inandım" yazan ellerinde gitarlarıyla kemanlarıyla sanki şehirleri terk ediyormuş gibi bir halleri olan müzisyenleri anlatan kocaman tablosuyla Fikrim bar. Bu sokak öyle ilginç bir sokak ki her an bir hayat kadınıyla, allahına kadar mafyayla varoş delikanlısıyla, travestiyle, yancıyla, gaspçıyla, gazeteciyle, sarhoşla, belinde silahıyla ankaralı namık'ı yeni dinlemiş çıkmışıyla, çok eski bir arkadaşınızla karşılaşabilir hatta birden kucaklaşabilirsiniz. Ha diyebilirsin ki lan reisül küttap sen bunlardan her hangi biriyle burada bu sokakta tanıştın mı? Hayır sevgili can dostlar. Hayır. Ama nedense bu sokak böyle hislerle gireceğiniz ayıksanız sarhoş çıkacağınız bir yer. Neyse betimlemenin dibine kadar gitmenin bi anlamı yok, uzatılan dış mekan neticede, zaten biz birazdan içerdeyiz ne de olsa. Umut buraya benden daha sık geldiği için kapıdaki adamla abi kardeş kadar birbirlerine yakınlar, birbirlerine daha nerelisin demeden bu kadar nasıl samimi olunur ki. Gire çıka aralarında tek kelime tek kelime birikip bir samimiyet doğmuş demek ki. Kapıda bekleyenler çok beklediğini ve içerde yer olmadığını düşünüp gittiler. Umut'un samimi olduğu adamla ben bile samimi olur gibiydim çünkü adam bana göz kırpma eşliğinde "siz geçin abi" demişti. Bu göz kırpmanın anlamı o kadar büyüktü ki müthiş bir dostluğun adamını kayırmacılığın yokken imkan yaratmacılığın daniskasıydı. "Bu adama kendimizi iyi tanıtmışız" dedim içimden, biz iyi insanlardık. Bu göz kırpmanın önemine değinmişken Nefes Bar'ın önündeki bir anımı anlatmak istiyorum. Ne kadar asosyal olsam da Mersin'deki popüler yaşamıma ait arkadaşların yolu bazen Ankara'ya düşüyor. Böyle durumlarda Mersin'deyken (hiç canlı müzik piyasasının gelişmediği pavyon kültürünün bile cafcaflı olmadığı şehir) ankaraya giden arkadaşların "ulan nefes diye bi yere gittik 13.yy kilise müziği yapıyolar, herifler aşmış ya" diye övdüğü nefese, hazır Ankaradayken ve dört intihar çiçeği, dört kürek mahkumu, dört katran gecelerin heyulası iken, gidelim dedik. Gittik ama dam diye bi olayın bizim karşımıza böyle alternatif bir barda çıkacağını hiç hesap etmedik. Giremezsin dedi mi bitti. O bozuluş o bozuluş bi daha da Nefese filan tillah gelse gitmedim. Her neyse nerde kalmıştık. Fikrime girmiştik artık ve benim en sevdiğim en arka ve en köşe bizimdi. Hemen arkamızda bar vardı. Ve orada ayakta duran aşağıya sarkık bıyıklarının vermiş olduğu alevi dedesi sempatisini iyi kullanan gözlerinden alev de çıkarabilen bir abiydi bu. Bir göz akıyla bebeğiyle bu kadar kırmızı nasıl olabilirdi. En azından biraz olsun görme kaybı da mı olmazdı. Yoktu. Bu adam tam buranın sahibi olacak adamdı. Hüznü de ayrı bir içme nedeniydi zaten. Derken biz oturur oturmaz Umut'un bir arkadaşı var örgütlü bir arkadaş bu, bizi kapıdan girerken görmüş. Bizim ona bira ısmarlayacağımızı bildiğini söyledi ve oturdu. Tesadüflere bayıldığımızı söylemiş miydim. Fakat sorun şuydu ki: bu arkadaşın muhabbeti çok sayısaldı. Daha önce bu arkadaşla edilen sohbetlerde hiç tat alamadığımız için giden biraya mı yandığımız yoksa geçen zamana mı yandığımız belli değildi. Arkadaş Umut'u eleştirerek söze girmişti. Umut da ona neden bir insan lümpen olur, koşullar insanı böyle yapar falan gibi ana fikirleri olan cümleler sarf etti. (Müziğin sesi burada konuşmanıza izin vermez giderseniz bilginiz olsun.) Ben ise bunları yıllarca dinlemiş biri gibiydim. Hep gözüm dışardaydı. Yanda iki adam oturuyordu. Onlarla bizim önümüzde bir erkek dört kızlı bir masa vardı. Kızlar oturup kalkarken bellerini örtmeye çalışıyorlardı. Çünkü arkalarında sayıları tespit edilmemiş kara gülleler, tanklar, müfrezeler,(ben de bu cenahtayım) taş gibi sert çocuklar konuşlanmıştı. Kızlardan biri çocuğundu birbirlerine sarılmış öpüşmek üzerecilik oynuyorlardı. Ama diğerleri her an birinin manitası olabilirdi derken kızlardan biriyle göz göze geldim. Ama gözümü ben çekmek zorunda kalmıştım. Kesişme dediğimiz formatın dışnda bir sürede bakışmıştık. İçime bir heyecan dolmuştu. Bir dahaki kesişmeyi kollamaya başlamıştım. Yanımdakilerde ona bakıyorlardı galiba. Kızın yanındaki bir diğer afeti devransa bizimkinin neredeyse aynısıydı. Kuzen benzemesi değil de sanki kardeş gibi bi benzemeydi bu. Bakışmalar tekrar tekrar oldu ama nedense bi süre sonra benim hevesim kaçmıştı. Daha önce milyonlarca kez bakışıp da yine yalnız yatan bu beden artık neyin ne olduğunu bilecek yaştaydı. Kıza da bakasım gelmiyordu. Umutla arkadaşı da zaten çok derindeydiler artık. Ne yapabilirdim ki birileriyle konuşmak isitiyordum kız ya da erkek. Ama şimdi bi kızla pat diye konuşamayacağımdan mecburen erkek olmalıydı. Yanımzdakiler müsaitti. Hiç konuşmuyorlar sadece müzik dinliyorlardı. "Lan boş bu işler yaa"gibi hatta karı kız işlerinden soğumuş görmüş bıkmış bi halleri vardı. Bu beni biraz daha tahrik etti konuşmak için. Ve ok yaydan çıkmıştı. ateşlenmiş bir fitil gibi kıpırdanmaya başladım. Ne söyleyeceğimi de ayarlamıştım. Sandalyemi gacırdatarak yanlarına yanaştım. Benim onlara küfür filan edeceğimi düşünmüş olabilirler. Bunu anladığım için erken davranıp söze girdim ki kavga filan çıkmasın şimdi durup dururken.

Ben:Size sınıflı toplumu anlatayım mı?

iki kişiden biri(daha sonra adının mahir olduğunu öğreneceğim kişi): Neeey

Ben: (sarhoş gülümsemesiyle)Size sınıflı toplumu anlatayım mı?

Mahir: (ben adamın ciğerini bilirim edasıyla)E neymiş anlat hadi.

Ben: Şimdi şu önümüzdeki masa varya bir erkek, dört kızdan oluşan. Bu masa kapitalizmdir. Çünkü bir erkeğe dört kız düşüyor.

Mahir: (arkadaşının esprisine gülmesini bekleyerek ve ona dönerek.)Biz de sosyalizm mi oluyoruz.

Ben:Hayır.Yan masa sosyalizmdir. Çünkü iki erkek iki kız var. Biz de toplamda 5 kişiyiz ve hiç kızımız yok. Çılgın ama kaderini çekmeyi de bir yaşam tarzı haline getirmiş kalabalıklar, varoş kitleleriz. nasıl?

Benim bu konuşmalarımdan sonra ikisi de güldüler biz artık dostuz neredeyse aynı düşünceleri savunuyoruz tadında bol sesli kahkalar masamızdan bara yayıldı bir süre daha. Ta ki mesele gelip de kürt sorununa dayanana kadar.

Mahir: Peki oyunu kime verdin?

ben: CHP ye verdim. Yani ne yapalım yerelde belki farklı bir şeyler olur. Bi de alevi olduğumuzdan ille de CHP.

Mahir: Yav CHP'ye verene kadar ya AKP'ye verseyin.

Ben: Bi yerde haklısın aslında da AKP'ye oy vermek yenilmektir. Artık sokaktan hiç bir şey beklememektir.

Dedim ve gıbıdı gobodo gibi ilginç şeyler de söylediğimi duydum.

Mahir:Yav bari DTP'ye vereydin ha!

Ben: Doğru doğru da işte... Siz nerelisiniz?

Adının serhat olduğunu daha önceki safhalarda öğrendiğim fakat yazmayı unuttuğum kişi bu soruya yanıtı verdi.

Serhat: Biz Vartoluyuz.

Ben: (Konuyu değiştirmek ister gibi) Çok iyi. Burada ne yapıyorsunuz okul mu var.?

Serhat: Yok bitirdik.

Ben: Öyle mi? Ne okudunuz? Burda mı okudunuz?

Mahir: Evet Gazi sınıf Öğretmenliği.

Ben:(serhata dönerek) sen de mi sınıf öğretmenliği?

Serhat: Evet

Mahir: aynı sınıftaydık ya!

Ben: Çalışıyor musunuz?

Mahir: Burda bir okulda çalışıyoruz.

Ben: Ne güzel! Güzeldir öğretmenlik ya... Ne biliyim yani çocuklara küçük yaşta bir şeyler anlatabilirsin. onların kişiliğinin oluşmasında falan... Mesela benim ilkokoul öğretmenimin söylediği sözler gelir aklıma. Yani toplumun değişmesinde bence...

Mahir: Yok ya... İlk zamanlar belki öyledir de sonra... Bir şey veremezsin ki çocuğa ne verebilirsin ki.

Ben: İnternet filan şimdi çok daha gıgılı gugulu...

Mesele ne olursa olsun yine kürt sorununa gelecekti...

Mahir: E sen ne düşünüyorsun peki nasıl olmalı? Ne yapmak lazım?

Ben: Ya şimdi bu ülke boş değil dağlarında isyancılarının olduğu bir ülke her şey mümkün her türlü örgütlenmek gerek ne olursa olsun işin ne ise orada örgütlü durmak... Gerçi şimdi o dağdaki isyancının da kim olduğu ne istediği belli değil de...Adamlar Amerikancı olmuşlar düpedüz.

Mahir: E Amerika onlara yardım ediyor Amerikancı oluyorlar. Türkiye onlara özgürlük versin onlar da Türkiyeci olsun.

Ben: Ya olur mu öyle şey mahir. Sen her türlü mücadele vereceksin emperyalizmle mücadele ediyorsun, ezene kavga vereceksin. Amerikanın ya da her hangi bir devletin yanında olur mu gerilla.

Mahir: Yav neden olmasın istediklerini veriyorsa.

Ben: Peki halkın istedikleri ne olacak.? Kürt halkını ezen bölen sömüren katliamlar yapan bir devletle bunun adı ne olursa olsun ortak mücadele vermek ne kadar mantıklı. Faşizm yenilmedikçe halka özgürlük umudu doğar mı hiç.

Serhat: Kürt halkının mücadelesi öyle bir mücadele değil ki. kürt halkının mücadelesi kimlik mücadelesidir.

Ben: Yav hiç olur mu Serhat. Halkların mücadelesi sınıflı toplumun yapısı ile olmalıdır.

Mahir: İyi peki şöyle düşün sen anandan doğuyorsun 6-7 yıl konuşuyorsun bir dili, sonra sana zorla ingilizce konuşacaksın ya da fransızca konuşacaksın diyorlar ne yaparsın.

Ben: Sen o konuda doğrusun ben buna razı olamam tabi.

Mahir: Yav sen şimdi şöyle bak. Mesela buranın sahibi kürttür. Gördün mü demek ki bir şeyler yapıp bir şeylere sahip olabiliyor. Yani sınıfsal bir sorun yok. kimlik sorunu var devlet sorunu var.

Bu andan sonra da çıkışsız sonuçsuz konuşmamız bi süre daha devam etti. Serhat bi süre sonra benim polis filan olacağımı düşündü herhalde ki Mahiri susturdu. Biz artık kaçalım deyip kalktılar. Umut hala konuşuyordu.