3 Mayıs 2010 Pazartesi

hayat karşısında bi çare üniversiteler bi çare hocalar ve ben

Hocalarıma: çok sevgili hocalarım sizleri çok özlüyorum. Diyebilirim ki tüm zamanımı geleceğimin ne olacağını düşünmekle geçiyor küçük çaplı bir depresyona da girmiş olabilirim. Bu durumun henüz ismini koyamadım. ama sizlerin, odanıza geldiğimde, sınıfta, yemekhanede, öğle arası fakülte ile yemekhaneyi bağlayan o ortası çiçekli yolda, yaptığınız bir mimiği, bir selamlaşma hareketini, küçük bir espriyi düşünerek ara veriyorum kendi hayatımı düşünmeye…. Bir keresinde Mustafa hocanın bana, nasıl konu oraya geldi bilmiyorum ama “her ne olursa olsun teslim olmamak lazım hayata” deyişini hiç unutmamışım.
Bir kısa film izler gibi izliyorum kendimi okulun çeşitli yerlerinde. Ne kadar üzgünmüşüz ne kadar, boş yere sıkmışız canımızı başaramadık diye. Asıl büyük boşluğun tatsızlığın anlamsızlığın okuldan sonrası olduğunu bilmeden. Belki de o hayatı küçümseyerek yaptık bunu, öğrenciliğin hayattaki tek anlamlı sınıf olduğu gibi bir şey varmış herhalde kafamızda, bilmiyorum. Şimdi başarmak, kazanmak deyince herkesin aklına paranın geldiği bir yerdeyim. Bunu siz seçtiniz dediğinizi duyar gibiyim. Siz ne kadar bizi bu konuda uyarsanız da biz “bu da onlardan olmuş” dedik zaman zaman.
Söylediğiniz gibi oldu hocam, anlattığınız her şeyi unuttuk Kısa bi çalışmayla tekrar hatırlanmaz mı hatırlanır tabi… unutmadığımız şeyler de var kızmayın hemenJ Örneğin Nihat hocanın derslerinden herhangi birinin sınavına girsem (60 hala barajsa) geçerim onu söyleyeyim. Öğrenciyken hiç yüksek puanlar alamama rağmen. Bi yerde okumuştum Sokrates de demiş olabilir: “bir bilgi insanın içinde büyümeli”. Yani kısacası memurun görevlerini yükümlülüklerini sorumluluklarını unuttum hocam. Çok maddeli olduğundan falan değil öğrenci disiplin yönetmeliği sanki daha akılda kalıcıydı, hiç unutmam mesela. Her neyse… Bir şeyler yazayım deyince toplayamıyorum hiç…
Ne kitap okuyorum ne müzik dinliyorum ne de herhangi başka bir şeye yoğunlaşıyorum. Bilmezdim gerçekten de kelimelerin bu denli kifayetsiz olduğunu orhan’a abartmışsın derdim. Biz üniversitede iyiymişiz hocam bunu anladım. Trafikte kavga çıkarıyorum şimdi inanabiliyor musunuz. Ki biz bisikletçiydik yürüyüşçüydük nere olursa yürüyelim derdik. Arabaya binene de hor bakardık. Onlar dediğimiz kadro böyle büyük bir girdap mıymış. Böyle çabucak ceker miymiş insanı kendine. Bizler çocuklarımıza onurlu bir gelecek bırakacakken… Nasıl böyle uzaklaşıyor insan kendinden.
İnsana yaşadıklarından bir şey kalmaz mı hocam? hemen ne yaşıyorsa o mu oluyor bu kıllı homo.
Birinci sınıfa başladığımda zor adapte olmuştum bölüme, çünkü benim liseden çıktığımdaki düşünsel dünyam o kadar dardı ki: bir, hayatını kurtarıp para kazananlar, iki Başarsızlar, beş parasızlar. Ve mersin kamudan da “beş paralı” kimse çıkmazdı. Öyleki rockçular yalan türkücüler gerçek insanlardı. Alevi kültürünün verdiği bir feodallik de işin içindeydi sanırım, her şey ya öyle ya böyle olmalıydı. Başka bir çok konuda da böyleydi bakış açım. sonra kah benim seçimimle kah başka tesadüflerle çok ilginç fikirleri olan insanlarla tanıştım. Onları dinledim ve kısa sürede onlara adapte oldum ve bende klasik tüm fikirlerimi yargıladım. Ve bölüme ufak ufak ısınıyordum. Aslında kendi fikirlerim yaşam biçimim başta olmak üzere her şeyi kıyasıya yargılayan bir ahkam kesmece oyunu başlatmıştım etrafımdaki birkaç arkadaşımla. Ne buluyorsak okuyor, sabaha kadar konuşuyor evlilikten çalışma hayatına sanattan sekse bir çok konuda kafa patlatıyor konuştukça açılıyorduk. Kim daha ilerisini söyleyebilecekti? Söylerken düşündüğümüz ve güzel sonuçlara vardığımız şeyler de oluyordu tabi. Ama meseleyi galiba biraz abartıyorduk; neden insanlar evlerde yaşıyordu? Neden öğün usülü ile besleniyorduk? Annemizi neden otomatik olarak seviyorduk? İlla karşı cinsle sevişirsek mi güzel olurdu? Düşüncelerim artık” ya öyle ya böyle” değil “hem öyle hem de böyle olabilir aynı anda” kıvamına gelmişti. Bu kıvam iyiydi hiç bilmediğin bir konuda bile fikir yürütebilme imkanı sunuyordu. Sonuçta her şeyin diyalektik bir yönü olduğundan bu yönden bakınca zaten bir sayfa kompozisyon yazacak kadar konuşabilirdiniz her konuda. İyi konuşmak önemliydi söylediklerinize mantıklı bir zemini çok kısa sürede üretmeniz gerekiyordu. Gece boyu süren konuşmalar okula gitme işini de zorlaştıryordu. Üçüncü sınıf bu mevzuda tavanın yaşandığı yıldı benim için her konuda artık zirvedeydik. Bir derviş gibi yaşadığımız, her sözümüzde kariyeriniz de sizin olsun çocuğunuzda sloganı sezilen o günler… bunları, o günleri yargılamak, kurşuna dizmek, yanlıştı, demek için aklıma getirmiyorum tabi. Düşünsel anlamda gelişme grafiğimizin çok keskin virajlar oluşturduğu bu sürecin sonunda iyi şeyler oluyordu her geçen gün, hiç kimsenin bir şey yapmadığı bir kampus ortamında çok ileri sonuçlar doğuruyordu bu süreç. Yıllarca insanların uğraşıp yaratamadığı kampus ortamını oluşturmuştuk. Kampuste doğaçlama tiyatro oynanıyordu. Öğrencilerin ürettiği şenlik organizasyonları en çok seyirciyi toplayan etkinliklerdi. Rektörün bizi izleyip imrendiğini bile söyleyebilirim. Cumhuriyet meydanı hiç böyle kullanılmamıştı. Ve tabi ki sistem rahatsız olacaktı…
Cezaevine düşen arkadaşlarımızı beklemek bile bizi yıldırmayacaktı. Yine tartışmalar
Sürüyordu geceleri tabi ki. Yine klasik olan tüm fikir akımları eleştiri süzgecimizden geçiyordu. Sinema ve müzik literatürünü tarama işiyle de bayağı uğraşmıştık 3-4 yıl içinde bu da önemli bir birikimdi tabi bizim için…yeni arkadaşlarla da tanışmıştık.
Cezaevi meselesi yıldırmayacaktı dedim ama yıldırmaktan ziyade içten çürütme mi desek ne desek bilmiyorum farklı bir şey yapmıştı. Çünkü sizin emek emek ördüğünüz yaşam alanımız dediğiniz yer bir darbe ile tuz buz olmuştu. Ne tiyatro ne müzik ne de öğrenci eksenli başka bir etkinlik. Hepsi yok olmuştu birden yapan yoktu artık. Geceleri tartışma da bitmişti çünkü amerikayı yeniden keşfetseniz de devlet sizi küçük bir müdahale ile yontuyordu. Konuşmak değil de artık yapabilmek meselesi can alıyordu. Bu konuda da teori genel olarak şuydu. Disiplinli olunmalı bireysel anlamda herkes sevdiği şeye sarılmalıydı ve onu tam anlamıyla yapmak için tüm günü nü harcamalıydı. Müzikse müzik edebiyatsa edebiyat tiyatro ise tiyatro kapitalizmden daha disiplinli olunmalıydı. Yapabildiğimiz şeyleri güzel yaparsak “onlar”dan biri olmayabilirdik. Yani insanların toplu halde kurtulacağı gibi bir gerçeklik(sosyalist bir devrim, vb…) yakın zamanda olmayacağı için şimdilik bu yapılmalıydı. Sistemin dayattığı şeyleri yapmamak en sık rastlanan paratikti. Burada bocalama başlıyordu tabi. Bu bireysel takılma süreci bireysel sonuçlar doğuruyordu. Herkes kendi evine çekilip bir şeylerle yarım yamalak ilgileniyordu. Ve dördüncü sınıf böyle bir atmosferde cezaevinden çıkan arkadaşların da katıldığı bir savrulma mı diyelim bi pes mi diyelim işte böyle başladı. Nüfusu ikiyi geçmeyen ve yenilgi edebiyatına dayanan muhabbetler yaygınlaşmaya başlamıştı. Sanki kalabalıktan korkuyorduk halı saha maçını bile zor ayarlıyorduk. İzin de veriyorduk bu sürece görüyorduk nereye gittiğini çünkü bunlar yaşanan ilk dağılma kopma değildi. Sonuçları üş aşağı beş yukarı aynıydı .
Böyleyken böyle… ve sonunda en üzücü olanı oldu. En samimi arkadaşlıklarımızı hayatı anlamlandırdığımız ilişkilerimizi de yitirdik ve içten içe herkesin; “lan bitiyo işte, herkes bi yere gidecek ve bir daha yılbaşlarında bayramlarda çoluk çocuk buluşacağız o bıyıklı göbekli insanlardan biri olacağız” dediği bir süreç yaşandı. Yani üniversitenin nihayetinde yapay bir şey olduğunu herkes artık anlamıştı. Sözlerimizin gerçekçi olmadığını anlatan mimikli sohbetlerimiz uzunluğunu da yitirmişti. “Nasıl olsa okul bitti sayılır şimdiden mesafeyi koyalım sonra ayrılık koyar” gibi bir bilinçaltımızın oluştuğunu bir psikolog rahatlıkla anlayabilirdi.
Şimdiyse herkes bir yerlerde yalnız, nerelerde yanlış yaptığımız o kadar uzun ki yıllara yayarak hayat bize anlatacak galiba. Hiçbir şeye ilgim kalmadı diyebilirim, merak ettiğim hiçbir gençlik grubu, hiçbir sanatçı, hiçbir ekol yok. Beni harekete geçiren çok az şey var. Bize böyle durumlarda ne yapılacak kimse öğretmedi hocam. nasıl olup da bu motivasyon eksikliği çözülür, yine her şeye baştan başlanabilir bilmiyorum. Ama zor bir dönemden geçtiğimiz kesin…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder