Günlerden cumartesi, soğuk bir yaz akşamı umut'la sakaryadaki fikrim bara gitme kararı aldığımız günden bahsedeciğim size. Ankara'daki aşırı asosyal hayatımı kurtarmaktan ziyade daha çok üzüntü veren ve benim pasifliğimi hiç bi şey yapamamışlığımı yüzüme vuran bir mekan burası. Nedenlerini daha sonra anlatırım. Umut'la buluştuk fikrimin önünde. Kapıda bekleyenler vardı. Kızlı erkekli bir gruptu. Bu tarz grupları bilirsiniz eğer sapsanızve aşırı yalnızsanız, size öyle çekici gelirler ki, onlardan biri olmak, aralarında olmak, onlarla muhabbeti olan bir olmak o kadar istersiniz ki. Kızıl kıvırcık saçlı kızlar karanlıkta çok güzel görünüyorlar öyle değil mi, müthiştiler. İçerisi kalabalık olduğu için kapıda karşılaştıkları görevlinin "bi saniye arkadaşlar bakıyo" diyen dillerini yiyen ve yer bulma süresinin bi saniye olmayacağını başından bilen bi gruptu bu. Bu arada biz de yaklaştık. Böyle durumlarda şımarıkların kalabalığa konuşma, yüksek sesle espri yapma diye tabir ettiğimiz bir tutumu takınmıştı bir yiğitoğlu yiğit. Kalabalığa soğuk ama anlamlı sesleniyordu genç. Şimdi hatırlamıyorum ama burada neden beklediklerini, bu durumun çok komik olduğunu anlatan espriler uçuşuyordu bir bir Ankara sokaklarında. Çok tutulmuyordu ama yine de "ben senin kötü esprine bile kurban olurum" diyesi gelen arkadaşlarla donanmıştı çocuk. Desibel olarak düşük olsa da kahkaha sesi yine de vardı bu karanlık ve kalabalık gecede. Kapı önünde 7-8 kişi vardık. Birbirimize kesik atıyorduk. Bizim umut'ta hunharca bir gülümseme tespit ettim bi an. Her an orada bekleyenlerle temasa geçecek gibi bir yüz ifadesi vardı. Fikrim'in az aşağısında bi Kia Sportage marka jip durdu. Ve içinden bir arabadan inmek için beklenen sürenin çok ötesinde bir sürede inen takım elbiseli, iri vücutlu abiler indi. İndikleri yerde gazinomsu pavyonumsu ama yine de içerde ne olduğunu sadece bilenin bildiği bir mekan vardı. Hemen onun bitişiğinde, dışarı taşan canlı müziğiyle bazen de aşırı kısa mini etekli siyah giymeyi çok seven kızlarıyla geceye erotizm katan bir rock bar var. Önünde beklersen ve gerektiği kadar esrarengiz bir hava yaratabilirsen manitayı da götürebilecekmişsin gibi duran bir mekan burası. Hemen yukarısında yani onun da bitişiğinde biz varız. Sahnesinin arka planında "sadece sizin anlattıklarınıza inandım" yazan ellerinde gitarlarıyla kemanlarıyla sanki şehirleri terk ediyormuş gibi bir halleri olan müzisyenleri anlatan kocaman tablosuyla Fikrim bar. Bu sokak öyle ilginç bir sokak ki her an bir hayat kadınıyla, allahına kadar mafyayla varoş delikanlısıyla, travestiyle, yancıyla, gaspçıyla, gazeteciyle, sarhoşla, belinde silahıyla ankaralı namık'ı yeni dinlemiş çıkmışıyla, çok eski bir arkadaşınızla karşılaşabilir hatta birden kucaklaşabilirsiniz. Ha diyebilirsin ki lan reisül küttap sen bunlardan her hangi biriyle burada bu sokakta tanıştın mı? Hayır sevgili can dostlar. Hayır. Ama nedense bu sokak böyle hislerle gireceğiniz ayıksanız sarhoş çıkacağınız bir yer. Neyse betimlemenin dibine kadar gitmenin bi anlamı yok, uzatılan dış mekan neticede, zaten biz birazdan içerdeyiz ne de olsa. Umut buraya benden daha sık geldiği için kapıdaki adamla abi kardeş kadar birbirlerine yakınlar, birbirlerine daha nerelisin demeden bu kadar nasıl samimi olunur ki. Gire çıka aralarında tek kelime tek kelime birikip bir samimiyet doğmuş demek ki. Kapıda bekleyenler çok beklediğini ve içerde yer olmadığını düşünüp gittiler. Umut'un samimi olduğu adamla ben bile samimi olur gibiydim çünkü adam bana göz kırpma eşliğinde "siz geçin abi" demişti. Bu göz kırpmanın anlamı o kadar büyüktü ki müthiş bir dostluğun adamını kayırmacılığın yokken imkan yaratmacılığın daniskasıydı. "Bu adama kendimizi iyi tanıtmışız" dedim içimden, biz iyi insanlardık. Bu göz kırpmanın önemine değinmişken Nefes Bar'ın önündeki bir anımı anlatmak istiyorum. Ne kadar asosyal olsam da Mersin'deki popüler yaşamıma ait arkadaşların yolu bazen Ankara'ya düşüyor. Böyle durumlarda Mersin'deyken (hiç canlı müzik piyasasının gelişmediği pavyon kültürünün bile cafcaflı olmadığı şehir) ankaraya giden arkadaşların "ulan nefes diye bi yere gittik 13.yy kilise müziği yapıyolar, herifler aşmış ya" diye övdüğü nefese, hazır Ankaradayken ve dört intihar çiçeği, dört kürek mahkumu, dört katran gecelerin heyulası iken, gidelim dedik. Gittik ama dam diye bi olayın bizim karşımıza böyle alternatif bir barda çıkacağını hiç hesap etmedik. Giremezsin dedi mi bitti. O bozuluş o bozuluş bi daha da Nefese filan tillah gelse gitmedim. Her neyse nerde kalmıştık. Fikrime girmiştik artık ve benim en sevdiğim en arka ve en köşe bizimdi. Hemen arkamızda bar vardı. Ve orada ayakta duran aşağıya sarkık bıyıklarının vermiş olduğu alevi dedesi sempatisini iyi kullanan gözlerinden alev de çıkarabilen bir abiydi bu. Bir göz akıyla bebeğiyle bu kadar kırmızı nasıl olabilirdi. En azından biraz olsun görme kaybı da mı olmazdı. Yoktu. Bu adam tam buranın sahibi olacak adamdı. Hüznü de ayrı bir içme nedeniydi zaten. Derken biz oturur oturmaz Umut'un bir arkadaşı var örgütlü bir arkadaş bu, bizi kapıdan girerken görmüş. Bizim ona bira ısmarlayacağımızı bildiğini söyledi ve oturdu. Tesadüflere bayıldığımızı söylemiş miydim. Fakat sorun şuydu ki: bu arkadaşın muhabbeti çok sayısaldı. Daha önce bu arkadaşla edilen sohbetlerde hiç tat alamadığımız için giden biraya mı yandığımız yoksa geçen zamana mı yandığımız belli değildi. Arkadaş Umut'u eleştirerek söze girmişti. Umut da ona neden bir insan lümpen olur, koşullar insanı böyle yapar falan gibi ana fikirleri olan cümleler sarf etti. (Müziğin sesi burada konuşmanıza izin vermez giderseniz bilginiz olsun.) Ben ise bunları yıllarca dinlemiş biri gibiydim. Hep gözüm dışardaydı. Yanda iki adam oturuyordu. Onlarla bizim önümüzde bir erkek dört kızlı bir masa vardı. Kızlar oturup kalkarken bellerini örtmeye çalışıyorlardı. Çünkü arkalarında sayıları tespit edilmemiş kara gülleler, tanklar, müfrezeler,(ben de bu cenahtayım) taş gibi sert çocuklar konuşlanmıştı. Kızlardan biri çocuğundu birbirlerine sarılmış öpüşmek üzerecilik oynuyorlardı. Ama diğerleri her an birinin manitası olabilirdi derken kızlardan biriyle göz göze geldim. Ama gözümü ben çekmek zorunda kalmıştım. Kesişme dediğimiz formatın dışnda bir sürede bakışmıştık. İçime bir heyecan dolmuştu. Bir dahaki kesişmeyi kollamaya başlamıştım. Yanımdakilerde ona bakıyorlardı galiba. Kızın yanındaki bir diğer afeti devransa bizimkinin neredeyse aynısıydı. Kuzen benzemesi değil de sanki kardeş gibi bi benzemeydi bu. Bakışmalar tekrar tekrar oldu ama nedense bi süre sonra benim hevesim kaçmıştı. Daha önce milyonlarca kez bakışıp da yine yalnız yatan bu beden artık neyin ne olduğunu bilecek yaştaydı. Kıza da bakasım gelmiyordu. Umutla arkadaşı da zaten çok derindeydiler artık. Ne yapabilirdim ki birileriyle konuşmak isitiyordum kız ya da erkek. Ama şimdi bi kızla pat diye konuşamayacağımdan mecburen erkek olmalıydı. Yanımzdakiler müsaitti. Hiç konuşmuyorlar sadece müzik dinliyorlardı. "Lan boş bu işler yaa"gibi hatta karı kız işlerinden soğumuş görmüş bıkmış bi halleri vardı. Bu beni biraz daha tahrik etti konuşmak için. Ve ok yaydan çıkmıştı. ateşlenmiş bir fitil gibi kıpırdanmaya başladım. Ne söyleyeceğimi de ayarlamıştım. Sandalyemi gacırdatarak yanlarına yanaştım. Benim onlara küfür filan edeceğimi düşünmüş olabilirler. Bunu anladığım için erken davranıp söze girdim ki kavga filan çıkmasın şimdi durup dururken.
Ben:Size sınıflı toplumu anlatayım mı?
iki kişiden biri(daha sonra adının mahir olduğunu öğreneceğim kişi): Neeey
Ben: (sarhoş gülümsemesiyle)Size sınıflı toplumu anlatayım mı?
Mahir: (ben adamın ciğerini bilirim edasıyla)E neymiş anlat hadi.
Ben: Şimdi şu önümüzdeki masa varya bir erkek, dört kızdan oluşan. Bu masa kapitalizmdir. Çünkü bir erkeğe dört kız düşüyor.
Mahir: (arkadaşının esprisine gülmesini bekleyerek ve ona dönerek.)Biz de sosyalizm mi oluyoruz.
Ben:Hayır.Yan masa sosyalizmdir. Çünkü iki erkek iki kız var. Biz de toplamda 5 kişiyiz ve hiç kızımız yok. Çılgın ama kaderini çekmeyi de bir yaşam tarzı haline getirmiş kalabalıklar, varoş kitleleriz. nasıl?
Benim bu konuşmalarımdan sonra ikisi de güldüler biz artık dostuz neredeyse aynı düşünceleri savunuyoruz tadında bol sesli kahkalar masamızdan bara yayıldı bir süre daha. Ta ki mesele gelip de kürt sorununa dayanana kadar.
Mahir: Peki oyunu kime verdin?
ben: CHP ye verdim. Yani ne yapalım yerelde belki farklı bir şeyler olur. Bi de alevi olduğumuzdan ille de CHP.
Mahir: Yav CHP'ye verene kadar ya AKP'ye verseyin.
Ben: Bi yerde haklısın aslında da AKP'ye oy vermek yenilmektir. Artık sokaktan hiç bir şey beklememektir.
Dedim ve gıbıdı gobodo gibi ilginç şeyler de söylediğimi duydum.
Mahir:Yav bari DTP'ye vereydin ha!
Ben: Doğru doğru da işte... Siz nerelisiniz?
Adının serhat olduğunu daha önceki safhalarda öğrendiğim fakat yazmayı unuttuğum kişi bu soruya yanıtı verdi.
Serhat: Biz Vartoluyuz.
Ben: (Konuyu değiştirmek ister gibi) Çok iyi. Burada ne yapıyorsunuz okul mu var.?
Serhat: Yok bitirdik.
Ben: Öyle mi? Ne okudunuz? Burda mı okudunuz?
Mahir: Evet Gazi sınıf Öğretmenliği.
Ben:(serhata dönerek) sen de mi sınıf öğretmenliği?
Serhat: Evet
Mahir: aynı sınıftaydık ya!
Ben: Çalışıyor musunuz?
Mahir: Burda bir okulda çalışıyoruz.
Ben: Ne güzel! Güzeldir öğretmenlik ya... Ne biliyim yani çocuklara küçük yaşta bir şeyler anlatabilirsin. onların kişiliğinin oluşmasında falan... Mesela benim ilkokoul öğretmenimin söylediği sözler gelir aklıma. Yani toplumun değişmesinde bence...
Mahir: Yok ya... İlk zamanlar belki öyledir de sonra... Bir şey veremezsin ki çocuğa ne verebilirsin ki.
Ben: İnternet filan şimdi çok daha gıgılı gugulu...
Mesele ne olursa olsun yine kürt sorununa gelecekti...
Mahir: E sen ne düşünüyorsun peki nasıl olmalı? Ne yapmak lazım?
Ben: Ya şimdi bu ülke boş değil dağlarında isyancılarının olduğu bir ülke her şey mümkün her türlü örgütlenmek gerek ne olursa olsun işin ne ise orada örgütlü durmak... Gerçi şimdi o dağdaki isyancının da kim olduğu ne istediği belli değil de...Adamlar Amerikancı olmuşlar düpedüz.
Mahir: E Amerika onlara yardım ediyor Amerikancı oluyorlar. Türkiye onlara özgürlük versin onlar da Türkiyeci olsun.
Ben: Ya olur mu öyle şey mahir. Sen her türlü mücadele vereceksin emperyalizmle mücadele ediyorsun, ezene kavga vereceksin. Amerikanın ya da her hangi bir devletin yanında olur mu gerilla.
Mahir: Yav neden olmasın istediklerini veriyorsa.
Ben: Peki halkın istedikleri ne olacak.? Kürt halkını ezen bölen sömüren katliamlar yapan bir devletle bunun adı ne olursa olsun ortak mücadele vermek ne kadar mantıklı. Faşizm yenilmedikçe halka özgürlük umudu doğar mı hiç.
Serhat: Kürt halkının mücadelesi öyle bir mücadele değil ki. kürt halkının mücadelesi kimlik mücadelesidir.
Ben: Yav hiç olur mu Serhat. Halkların mücadelesi sınıflı toplumun yapısı ile olmalıdır.
Mahir: İyi peki şöyle düşün sen anandan doğuyorsun 6-7 yıl konuşuyorsun bir dili, sonra sana zorla ingilizce konuşacaksın ya da fransızca konuşacaksın diyorlar ne yaparsın.
Ben: Sen o konuda doğrusun ben buna razı olamam tabi.
Mahir: Yav sen şimdi şöyle bak. Mesela buranın sahibi kürttür. Gördün mü demek ki bir şeyler yapıp bir şeylere sahip olabiliyor. Yani sınıfsal bir sorun yok. kimlik sorunu var devlet sorunu var.
Bu andan sonra da çıkışsız sonuçsuz konuşmamız bi süre daha devam etti. Serhat bi süre sonra benim polis filan olacağımı düşündü herhalde ki Mahiri susturdu. Biz artık kaçalım deyip kalktılar. Umut hala konuşuyordu.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder