4 Mayıs 2010 Salı

American Beauty


Filmde bireyselleşmenin ve sevgisiz kalmanın sonu ve sınırı olmadığı net gösterilmektedir. Harika müzikleriyle zaten insana neden müzisyen değilim ki dedirtir. Gelelim anlamın yoğun olduğu o sahneye.

Kızının arkadaşına abayı yakan masum baba bedbahttır. Aşkının hiçbir kitapta yeri yoktur. Adam olaya bir yandan da fantastik bakmaktadır. Ama bu fantezi dünyası kızı kahramanımızın kafasında büyütür… Büyütür… Her hali, her şeyi, bir şey anlatır hale gelir kızın. Saçları Diyarbakır surlarından dökülen saçaklara benzemektedir. Gözleri bir ahu maraldır. Seyirci için de durum böyledir. Kızın güzelliği kaba seyirci için filmi sonuna kadar izleme nedenidir. Türk ergen seyirci kızın göğüslerini merak etmektedir. Filmin sonuna kadar dört gözle bekleyen bu ergen, hiçbir zaman göremeyeceğinin hüznünü yaşar film boyunca. (Ulusal filmlerimizde oluşmuş ezberden dolayı) Fakat ABD sinemasıdır bu ne yapacağı bellolmaz. Ki fikstir bazı şeyler bu sinemada. Öte yandan Moğolistan sineması dahi olsa, hiç kimse filmin en güzel kızının memişlerini göstermek sorunda değildir. Öyle değil mi?

Filmin sonunu Eyüp sabrıyla bekleyen izleyici adeta anyayı da konyayı da görür gibi huşu içerisinde bu iki doğa harikasını görme şansına nail olur.

En vurucu sahneye gelinir. Adam kızı yatağa bi şekilde atar, kararlıdır. Adamın fantezi dünyası onun henüz bir çocuk olduğunu unutturur. Adam vitesi 4’lemiştir. Herkes merakla yoksa mı tümünü naked bir şekilde göreceğiz, bu huriyi bu kılmanı cennette gibi izleyeceğiz derken kahramanımız ayar. Kızın henüz bir çocuk olduğunu fark eder. Kızın cinselliğin ABC’ si kitabını okuyup okumadığını sorar. Kız başladım ama bi türlü hiç bitiremedim der. Adam Hz. Muhammed’in yapmayacağı şeyi yapar. Kızın gözlerine bakar ve artık elini sürmez. Bu sahne takdire şayandır. Azgın seyirci inmiş pantolonunu hemen toplar. Bir yandan da “niye ki?” diye sormadan edemez. Bu sahne, sevgili sinema olmadan duramayanlar, bu sahne hayatımın sahnesidir.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

hayat karşısında bi çare üniversiteler bi çare hocalar ve ben

Hocalarıma: çok sevgili hocalarım sizleri çok özlüyorum. Diyebilirim ki tüm zamanımı geleceğimin ne olacağını düşünmekle geçiyor küçük çaplı bir depresyona da girmiş olabilirim. Bu durumun henüz ismini koyamadım. ama sizlerin, odanıza geldiğimde, sınıfta, yemekhanede, öğle arası fakülte ile yemekhaneyi bağlayan o ortası çiçekli yolda, yaptığınız bir mimiği, bir selamlaşma hareketini, küçük bir espriyi düşünerek ara veriyorum kendi hayatımı düşünmeye…. Bir keresinde Mustafa hocanın bana, nasıl konu oraya geldi bilmiyorum ama “her ne olursa olsun teslim olmamak lazım hayata” deyişini hiç unutmamışım.
Bir kısa film izler gibi izliyorum kendimi okulun çeşitli yerlerinde. Ne kadar üzgünmüşüz ne kadar, boş yere sıkmışız canımızı başaramadık diye. Asıl büyük boşluğun tatsızlığın anlamsızlığın okuldan sonrası olduğunu bilmeden. Belki de o hayatı küçümseyerek yaptık bunu, öğrenciliğin hayattaki tek anlamlı sınıf olduğu gibi bir şey varmış herhalde kafamızda, bilmiyorum. Şimdi başarmak, kazanmak deyince herkesin aklına paranın geldiği bir yerdeyim. Bunu siz seçtiniz dediğinizi duyar gibiyim. Siz ne kadar bizi bu konuda uyarsanız da biz “bu da onlardan olmuş” dedik zaman zaman.
Söylediğiniz gibi oldu hocam, anlattığınız her şeyi unuttuk Kısa bi çalışmayla tekrar hatırlanmaz mı hatırlanır tabi… unutmadığımız şeyler de var kızmayın hemenJ Örneğin Nihat hocanın derslerinden herhangi birinin sınavına girsem (60 hala barajsa) geçerim onu söyleyeyim. Öğrenciyken hiç yüksek puanlar alamama rağmen. Bi yerde okumuştum Sokrates de demiş olabilir: “bir bilgi insanın içinde büyümeli”. Yani kısacası memurun görevlerini yükümlülüklerini sorumluluklarını unuttum hocam. Çok maddeli olduğundan falan değil öğrenci disiplin yönetmeliği sanki daha akılda kalıcıydı, hiç unutmam mesela. Her neyse… Bir şeyler yazayım deyince toplayamıyorum hiç…
Ne kitap okuyorum ne müzik dinliyorum ne de herhangi başka bir şeye yoğunlaşıyorum. Bilmezdim gerçekten de kelimelerin bu denli kifayetsiz olduğunu orhan’a abartmışsın derdim. Biz üniversitede iyiymişiz hocam bunu anladım. Trafikte kavga çıkarıyorum şimdi inanabiliyor musunuz. Ki biz bisikletçiydik yürüyüşçüydük nere olursa yürüyelim derdik. Arabaya binene de hor bakardık. Onlar dediğimiz kadro böyle büyük bir girdap mıymış. Böyle çabucak ceker miymiş insanı kendine. Bizler çocuklarımıza onurlu bir gelecek bırakacakken… Nasıl böyle uzaklaşıyor insan kendinden.
İnsana yaşadıklarından bir şey kalmaz mı hocam? hemen ne yaşıyorsa o mu oluyor bu kıllı homo.
Birinci sınıfa başladığımda zor adapte olmuştum bölüme, çünkü benim liseden çıktığımdaki düşünsel dünyam o kadar dardı ki: bir, hayatını kurtarıp para kazananlar, iki Başarsızlar, beş parasızlar. Ve mersin kamudan da “beş paralı” kimse çıkmazdı. Öyleki rockçular yalan türkücüler gerçek insanlardı. Alevi kültürünün verdiği bir feodallik de işin içindeydi sanırım, her şey ya öyle ya böyle olmalıydı. Başka bir çok konuda da böyleydi bakış açım. sonra kah benim seçimimle kah başka tesadüflerle çok ilginç fikirleri olan insanlarla tanıştım. Onları dinledim ve kısa sürede onlara adapte oldum ve bende klasik tüm fikirlerimi yargıladım. Ve bölüme ufak ufak ısınıyordum. Aslında kendi fikirlerim yaşam biçimim başta olmak üzere her şeyi kıyasıya yargılayan bir ahkam kesmece oyunu başlatmıştım etrafımdaki birkaç arkadaşımla. Ne buluyorsak okuyor, sabaha kadar konuşuyor evlilikten çalışma hayatına sanattan sekse bir çok konuda kafa patlatıyor konuştukça açılıyorduk. Kim daha ilerisini söyleyebilecekti? Söylerken düşündüğümüz ve güzel sonuçlara vardığımız şeyler de oluyordu tabi. Ama meseleyi galiba biraz abartıyorduk; neden insanlar evlerde yaşıyordu? Neden öğün usülü ile besleniyorduk? Annemizi neden otomatik olarak seviyorduk? İlla karşı cinsle sevişirsek mi güzel olurdu? Düşüncelerim artık” ya öyle ya böyle” değil “hem öyle hem de böyle olabilir aynı anda” kıvamına gelmişti. Bu kıvam iyiydi hiç bilmediğin bir konuda bile fikir yürütebilme imkanı sunuyordu. Sonuçta her şeyin diyalektik bir yönü olduğundan bu yönden bakınca zaten bir sayfa kompozisyon yazacak kadar konuşabilirdiniz her konuda. İyi konuşmak önemliydi söylediklerinize mantıklı bir zemini çok kısa sürede üretmeniz gerekiyordu. Gece boyu süren konuşmalar okula gitme işini de zorlaştıryordu. Üçüncü sınıf bu mevzuda tavanın yaşandığı yıldı benim için her konuda artık zirvedeydik. Bir derviş gibi yaşadığımız, her sözümüzde kariyeriniz de sizin olsun çocuğunuzda sloganı sezilen o günler… bunları, o günleri yargılamak, kurşuna dizmek, yanlıştı, demek için aklıma getirmiyorum tabi. Düşünsel anlamda gelişme grafiğimizin çok keskin virajlar oluşturduğu bu sürecin sonunda iyi şeyler oluyordu her geçen gün, hiç kimsenin bir şey yapmadığı bir kampus ortamında çok ileri sonuçlar doğuruyordu bu süreç. Yıllarca insanların uğraşıp yaratamadığı kampus ortamını oluşturmuştuk. Kampuste doğaçlama tiyatro oynanıyordu. Öğrencilerin ürettiği şenlik organizasyonları en çok seyirciyi toplayan etkinliklerdi. Rektörün bizi izleyip imrendiğini bile söyleyebilirim. Cumhuriyet meydanı hiç böyle kullanılmamıştı. Ve tabi ki sistem rahatsız olacaktı…
Cezaevine düşen arkadaşlarımızı beklemek bile bizi yıldırmayacaktı. Yine tartışmalar
Sürüyordu geceleri tabi ki. Yine klasik olan tüm fikir akımları eleştiri süzgecimizden geçiyordu. Sinema ve müzik literatürünü tarama işiyle de bayağı uğraşmıştık 3-4 yıl içinde bu da önemli bir birikimdi tabi bizim için…yeni arkadaşlarla da tanışmıştık.
Cezaevi meselesi yıldırmayacaktı dedim ama yıldırmaktan ziyade içten çürütme mi desek ne desek bilmiyorum farklı bir şey yapmıştı. Çünkü sizin emek emek ördüğünüz yaşam alanımız dediğiniz yer bir darbe ile tuz buz olmuştu. Ne tiyatro ne müzik ne de öğrenci eksenli başka bir etkinlik. Hepsi yok olmuştu birden yapan yoktu artık. Geceleri tartışma da bitmişti çünkü amerikayı yeniden keşfetseniz de devlet sizi küçük bir müdahale ile yontuyordu. Konuşmak değil de artık yapabilmek meselesi can alıyordu. Bu konuda da teori genel olarak şuydu. Disiplinli olunmalı bireysel anlamda herkes sevdiği şeye sarılmalıydı ve onu tam anlamıyla yapmak için tüm günü nü harcamalıydı. Müzikse müzik edebiyatsa edebiyat tiyatro ise tiyatro kapitalizmden daha disiplinli olunmalıydı. Yapabildiğimiz şeyleri güzel yaparsak “onlar”dan biri olmayabilirdik. Yani insanların toplu halde kurtulacağı gibi bir gerçeklik(sosyalist bir devrim, vb…) yakın zamanda olmayacağı için şimdilik bu yapılmalıydı. Sistemin dayattığı şeyleri yapmamak en sık rastlanan paratikti. Burada bocalama başlıyordu tabi. Bu bireysel takılma süreci bireysel sonuçlar doğuruyordu. Herkes kendi evine çekilip bir şeylerle yarım yamalak ilgileniyordu. Ve dördüncü sınıf böyle bir atmosferde cezaevinden çıkan arkadaşların da katıldığı bir savrulma mı diyelim bi pes mi diyelim işte böyle başladı. Nüfusu ikiyi geçmeyen ve yenilgi edebiyatına dayanan muhabbetler yaygınlaşmaya başlamıştı. Sanki kalabalıktan korkuyorduk halı saha maçını bile zor ayarlıyorduk. İzin de veriyorduk bu sürece görüyorduk nereye gittiğini çünkü bunlar yaşanan ilk dağılma kopma değildi. Sonuçları üş aşağı beş yukarı aynıydı .
Böyleyken böyle… ve sonunda en üzücü olanı oldu. En samimi arkadaşlıklarımızı hayatı anlamlandırdığımız ilişkilerimizi de yitirdik ve içten içe herkesin; “lan bitiyo işte, herkes bi yere gidecek ve bir daha yılbaşlarında bayramlarda çoluk çocuk buluşacağız o bıyıklı göbekli insanlardan biri olacağız” dediği bir süreç yaşandı. Yani üniversitenin nihayetinde yapay bir şey olduğunu herkes artık anlamıştı. Sözlerimizin gerçekçi olmadığını anlatan mimikli sohbetlerimiz uzunluğunu da yitirmişti. “Nasıl olsa okul bitti sayılır şimdiden mesafeyi koyalım sonra ayrılık koyar” gibi bir bilinçaltımızın oluştuğunu bir psikolog rahatlıkla anlayabilirdi.
Şimdiyse herkes bir yerlerde yalnız, nerelerde yanlış yaptığımız o kadar uzun ki yıllara yayarak hayat bize anlatacak galiba. Hiçbir şeye ilgim kalmadı diyebilirim, merak ettiğim hiçbir gençlik grubu, hiçbir sanatçı, hiçbir ekol yok. Beni harekete geçiren çok az şey var. Bize böyle durumlarda ne yapılacak kimse öğretmedi hocam. nasıl olup da bu motivasyon eksikliği çözülür, yine her şeye baştan başlanabilir bilmiyorum. Ama zor bir dönemden geçtiğimiz kesin…

25 Mart 2010 Perşembe

BABA 2


Ben okuldayken bi yazı yazdım baba senin haberin yok. Sen hep çalıştın zaten çalışıyordun ben düşünürken de hep. Baba çok zaman geçti. Hiç değişmedim. Yine aynıyım yine bıçkınım yine korkuyorum, yine cesurum yine seviyorum her şeyi, düşünmeyi çok azını da yapmayı, demek isterdim baba… Ama diyemem şimdi hep korkuyorum baba hiç cesurluğum yok hep düşünüyorum baba sana yakışır mıyım ben. Emek verebilir miyim bir şeye bu kadar. Senin haklı çıkmanı hiç istemezdim sen de biliyorsun. Ama seni yine de çok anlamışım baba az önce okudum da yazıyı. Senin haritan değil falan demişim bu yol haritası. Bak baya empati yapmışım. Yani seni anlamışım. Yarım yamalak. Çok sevin baba oğlun senin gibi biri oluyor. Ne dediysen çıkıyor baba. Dediğin kadar yalnızım. Dediğin kadar da parasız. Dediklerini yapmadım baba biliyorum. Ama hep varolmaya çalıştım işte. Hep sevmeye çalıştım. Hep ne yapılması gerekiyorsa onu yapmaya. Sen de çok şey yapmışsın baba meğer, yeni yeni görmeye başladım. Hep 6:00 da kalkmışsın hep sevmişsin hep düşünmüşsün bizi. Hiçbir şeyin farkında olmadan, nasıl da çalışmanın ve sevmenin dünyanın tek gerçekliği olduğunu fark ettin bilemedim. Cahilliğime ver işte. Döndüm baba dediğin gibi oldu sen sevin. Oğlun senin istediğin gibi biri oluyor. Ya birden “babam ve oğlum” geldi aklıma sakladın gözyaşlarını yalancılık yapmayalım şimdi. Sulandık ikimizde iyi ki ışıkları söndürmüşüz haa… Neyse işte… Buradayım baba korktuğun gibi adana cezaevinde bulmadın beni buradayım baba yanındayım. Kucakla şimdi beni, çekinmezsek birbirimizden ağlayabilir miyiz ki utanmadan bağıra çağıra… Yok yok korkma tamam buradayım, uyumluyum istediğin kadar. Onlardan biri oldum bile…Sessizim işte… Ama baba ne biliyim hala bu düşüncemde aynıyım şunu söyliyim çok sevdik yaa valla bak… Biz çok duygusal çocuklarız baba sana çektim işte kime çektik… Tamam baba kabullendim her şey senin söylediğin gibi olacak Kürtler çok konuşuyo öğrenciler okula diye gidip terörist oluyo. Bu milyonların gözünde böyle, şimdi anladım. Girdim baba işte istediğin dünyaya, düşünüyorum şimdi sürekli ne olacağımı ne zaman evleneceğimi nasıl para kazanacağımı hep bunlar var kafamda inan bak. Başka bi şey düşünmek istesem de kısa sürüyor yine geliyor aklıma dolmuş parası. Korkuyorum ki ben senin kadar bile olmayacağım. O sana üstten bakan “feodal bağ” işte diyen oğlunu affedebilecek misin baba yok zannetmem! Sen affetmezsin, kızmazsın da çok. Seversin hep. Söylediğin gibi oldu baba arkadaşlarım hiç aramıyor, ben de nerde olduklarını bilmiyorum şu anda, parasız kalınca onların da olmadığını gördüm sen sevin işte … de ben ne yapacağım? Bunca şeyden sonra bir de tutunamayan evlat çekebilir misin ki, hiçbir işe yaramayan bir evlat. Hiçbir şeyden mutlu olamayan bir evlat…Artık harçlığını verince gözden kaybolan o yaramaz çocuk yok ki baba. Parayı ne yapayım desem kızarsın biliyorum. Hayat kızar sen değil, bunu da ben öğrendim işte nasılım? Düzelmişim değil mi? Düzeldim düzeldim. Para her şey … Yalnızlık baba o hiç kalmam ben dediğim yalnızlık işte bi ikimiz kaldık koca evde sanki. Ayak seslerimizden tanıyacak mıydık birbirimizi lavaboya giderken… Böyle oldu.

“Kafanı duvarlara vurursun demiştin” öyle net ki o sözün hatırımda. Doğru çıkmadı ama duvarlar tek gelmediler, birleştiler üstüme geldiler baba…Doktor ilaç verdi baba duvarları durdurursun dedi. Duvarlar işte öyle ya da böyle karşısına çıkıyor insanın uzun kilometreler gibi, koca koca bulutlar gibi. Senin gibi bi yerde bekliyorlar insanı “nasıl olsa gelecek dediğim yere” der gibi. Tamam baba kalmadım orda geldim. Korkma!

Diyebilir misin sen de “korkma oğlum ben varım diye”? Korkma, en delikanlısının gözünün üstüne vur diye. Sen dersin sen benden daha cesursun. Yıkılmadan savrulmadan senin kadar kalabilsem baba, senin kadar götürebilsem her şeyi yolunda olmaz gibi yapamam gibi NE DERSİN?