27 Aralık 2009 Pazar

kpss götümü ye

COĞRAFYA
Hoca: Laterit kızıl renkli topraklara denir. Yıkanmış topraklardır bunlar.
Kız: Yıkanmış derken hocam?
Hoca: Yani bol yağış alan değil mi? Çok sulanan topraklardır.
Hoca: Bunları yazarsanız iyi olur siz bilirsiniz.
Kız: Yazalım mı hocam siz söyleyin. Yani...
Hoca: Alim unutmuş kalem unutmamış.
Hoca: Yani çocuklar coğrafya net tarih gibi öyle ha benim yorumum bu, senin yorumun şu, yok neyse ne! Bu nedenle işimiz daha kolay. Gitti mi tam gider yani soru!
Diğer bir kız: Evet hocam
Hoca: bi ara verelim mi sıkıldınız mı? (Sınıf sessiz kalır ara verilir. Derse gelen hoca bir saat daha anlatır, testler vererek gider)
TARİH
Hoca: Merhaba
Sınıf: Merhaba(cılız ve ölü bir tonda)
(hoca zaman geçirmek ister gibi kürsüye geçer ve önündeki notları karıştırır)
Kızlardan biri: Hocam Test 11 in cevaplarını vermediniz.
Hoca: Vermedim mi?
Kız: Vermediniz hocam.
Hoca: Haaaaa tamam ben bi içeri bakıp getiriyim.
(bir kaç kişinin kendi arasında fısıldaşmasını saymazsak sınıf sessizlikten ölmektedir.)
Hoca: Evet. Osmanlı Devletinin kuruluşu test 11 değil mi? Elinizdeki bu değil mi sizin?
Önden Biri: Evet hocam Test 11.
Hoca: Bir adana iki bursa üç bursa dört ceyhan beş adana altı edirne...
(yarım saat sonra)
Hoca: Türk milletinin demokrasi kültürü yoktur arkadaşlar. Osmanlıdan beri padişah, yani yönetici tanrı gibidir. Osmalının en büyük özelliği nedir vatandaşına kul diye bakar. Öyle görür.
askerin olduğu yerde de demokrasi olmaz. Geçen televizyonda izledim geçen dediğim dündü galiba, bir kaza oluyor istanbul'da polis gelmiyor tabi ambulans gelmiyor. Arabasından çıkanlar bir araya geliyor ve polisten ambulanstan önce "asker nerde" diyor. Yani biz böyle bir milletiz. Bizde şekil önemlidir şekil tamamsa içi boş olabilir. Neyse bi ara verelim devam ederiz...
(sınıf hocanın anlattıklarından etkilenmiştir "ulan ne güzel konuşuyo herif yaa" der gibi hocaya bakmaktadır. Çok yavaş adımlarla herkes dışarı doğru yönelir)
MATEMATİK
Hoca: Hahahahaha bulurum ama seni (derse girmeden dışarda dersine giden başka bir öğrenciyle gırgır yaparak) Merhabaa nasılsınız çocuklar görüşmeyeli?
Sınıfta Herkes: İyiiii (gımgum namnum edenlerle birlikte)
(biraz elindeki notlarla uğraşarak)Hoca: Ben test 12 nin cevaplarını verdim mi?
Kız: Yok hocam vermediniz.
Hoca: Tamam nerdeydi buuuu şu değiiiill bu sizinki değiil. Ben ona içeri bi bakıyim.
(hoca gelene kadar sınıfta müthiş bi sessizlik hakimdir kimse hocadan başka kimseyle konuşmam havasındadır kahramanımız da müthiş bi sessizlik içindedir fakat bundan rahatsız olduğunun farkında olan tek kişi olduğunu düşünür bu süre içinde...
Hoca: (hızla sınıfa girer ve yüzünde her şeyi nasıl da size öğreteceğim gülümsemesi hakimdir mimiklerine) Test 12 idi değil mi?
Önden biri: Evet hocam.
Hoca: Bir adana iki adana üç bursa dört edirne beş ceyhan altı denizli...
Kızlardan Biri: Hocam dördü tekrar söyleyebilir misiniz?
Hoca: Dört ne dediiik edirne...(bu fasıl biter)
Hoca: Geçen hafta ne işledik
Kızlardan biri: Rasyonel sayılar
Hoca: Evet. Bu hafta köklü üslü onlara bakıcaz ikinci derste de bi deneme yapıcaz.
Herkes: aaaaaaa
Kızlardan Biri: Hocam ne gereği vardı. (milletin onun bu tavrına güleceğini bekler gibi iğrenç bir tavır takınır insanlar bazen bilirsiniz)
Diğer Kız: Hocam bi de asalım sonuçları panoya(bu espri biraz tutmuş gibidir sınıta gülenler olur)
Hoca: Evet yapıcam bunu valla bak hahahahahah
Kız: Hocam yapmayın yaa!!!
(sınıf gümbür gümbür hocanın üstüne gider)
Hoca : Valla yapıcam hahahahahah
(hoca konuyu ağır ağır anlatmaya başlar konunun en önemli noktalarını verir 5-10 dakika sürer konu anlatımı kısmı...)
Hoca: Anlamayanlar panik yapmasın şimdi sorular üzerinde daha iyi oturur.
(hoca dersi acı acı anlatmaktadır kimsenin onu anlamayacağını düşünen bir ergen gibidir ses tonu. soruları bir bir çözer ama sınıf yine sessizliğini bozmaz kahramanımızın da matematik zayıftır ama harbi harbi ego yapmaktadır soru soramaz sonra kendim çalışıp tamamlarım eksiğimi der. Böyle bir sınıfta soru sorup da kendini onlardan aşşağı bir yerde konumlandıramaz her konuda onlardan daha bilgili olmalıymış gibi bir duyguya kapılır. Bu arada dışardan boğuk bir şekilde bağırtı çağırtılar duyulmaktadır. Bu sesin bir toplumsal gösteri sesi olduğunu herkes bir anda anlamaz ama kahramanımızı oradaymış gibi, sokaktaymış gibi heyecan basar birden eli ayağı titrer... Sınıfta homurdanmalar başlar.
Dışardan gelen ses: NE İSTİYORUZ ÖZGÜRLÜK NE ZAMAN HEMEN ŞİMDİ VERMEYECEKLER...
(sınıftaki homurdanmalar espri üstüne espri dediğimiz tarzda devam eder. Bir iki kişi kendi arasında fısıldaşıp gülmektedir. Kahramanımızda her an kötü bi şey olacakmış gibi bir his peydah olur bunu engelleyemediği için konsantresi de bozulur aklı hep dışarı takılmaya başlar.)
Uzun boylu sert yapılı bir erkek: Ne istiyolarmış?(bunu söylerken yüzünde öyle bir küçümseme hakimdir ki kahramanımız bunu tonlamadan ve insan yüzünde yarı gülücük denen ve sadece hunharca gülünmesi gereken anlarda yapılan o hareketten anlar. dudağın yarısı gülerken diğer yarısı hiç bişey yokmuş gibi davranır bu anlarda insanın.)
Dışardan gelen ses: (bir megafon eşliğinde herkesi rahatsız edecek bir desibelde) Bİ ŞEY YAPMALI HEEEEYYY Bİ ŞEY YAPMALI HEEEY Bİ ŞEY YAPMALI...
Bir Kız: Neyi vermiyolar ki bunlara allah allaaaahh?
Bir Kız: Hı hı alırlar? (yüksek sesle)
(kahramanımız dayanamamaktadır fakat kafadan rengini belli edip kitleden soyutlanmak gibi bir toplumsal cezası vardır bu işin bu baskı kahramanımızı tuvaleti gelmiş de daha sınavın bitmesine bir saat varmış gibi sıkıştırır.)
Bir Erkek: "Verecen zopayı bunlara cık cık cık" şeklinde tepkisini belirtir.
(kahramanımız bu kadar gerici nasıl bir araya gelmiş diye düşünmekten kendini alamaz. Fakat yapılacak o kadar az şey vardır ki. Burada bulunmak ve bu kitleyle derse girmek zaten bu adamların ideolojisini kabul etmek gibidir ona göre)
(sessizlik bir süre hakim olur dışardaki ses de durulmuş gibidir.)
Ve sonunda hoca da söz alır.
Hoca: O da eşittir 5 eksi 2 kök 3 (aniden soruyla ilgili başka bir şey bulmuş gibi sınıfa yüzünü döner.) Yani neden böyle yapıyolar anlamıyorum. Grev yapsınlar toplu iş bıraksınlar. Bağırınca ne oluyo ki hiç bi şey. Bana çok aptalca geliyo yani bağır bağır ne olacak?
(bu arada sınıfta müthiş bi sessizlik olmuştur herkes hoca sözünü bitirince söz alıp dışardakilerin ne kadar alçak olduğunu anlatmak için sıra beklermiş gibi hocanın ağzının içine bakar sınıf ibret duygusuyla dolar, kahramanımız hoca da söz alınca artık dayanamaz ve müdahale etmek zorunda kalır.)
Kahraman: Hocam siz ciddiye almıyorsunuz ama bu insanlar ciddi bir iş yapıyor, hak arıyor ve sistem onları ciddiye almak zorunda kalıyor(sınıftakiler ilk defa söz alan ve aralarda bile kimseyle konuşmayan bu serserinin kim olduğunu görmek için birbirinin omzunu eliyle ittirmektedir)
Dışardan gelen ses: naaaaniiiiinaaaaniiiiinaaaniiiiiinaaaaniiiiii
(bu sesin geçmesini bekleyerek devam eder)
Kahraman: Panzeriyle, akrebiyle, copuyla harcadığı gazıyla onların bu eylemini ciddiye almaktadır.
Dışardan gelen ses: fıtı fıtı fıtı fıtı fıtı fıtı fıtı fıtı
(helikopter sesinden kahramanımızın sesi duyulmaz olur ama sesini yükselterek tıpkı ajitasyon yapar gibi o da bağırmaya başlar sınıf şaşkınca onu izlemektedir.)
Eğer bizler burada bu ülkenin eğitimli insanları olarak hak aramazsak nasıl kuklalar gibi oynatıldığımızı bilmezsek bir oyunun içinde rolümüzü yapmaya devam edersek hiç bi şey değişmeyecek.
(kahramanımız defterini kitabını avuçlamıştır heyecandan ve artık burada daha fazla kalamayacağını düşünür sırasından hafif öne çıkar kapıya yönelir eliyle yaptığı hareketleri bi an gözünün önünden geçirdiğinde bir siyasetçi gibi davrandığını görür ve rezillikle gururu bir arada yaşar, sınıf bomboş gibidir... Sınıftakiler kahramanımızın söylediklerinden ziyade birinin bağır çağır sınıfı terk ettiğine şaşırmıştır.)
(bu arada dışardan gelen sesler sınıfta yankılanır.)
MİLYONLAAAAAAR AÇ MİLYONLAR İŞSİZ İŞTE KAPİTALİST DÜZENİNİZ...

10 Eylül 2009 Perşembe

bitirmiş...

Dolmuşa bindi, kendini kaybediyor gibiydi. Ne yapacağını bilmiyordu. Halsizliğini "kemiklerim kırılıyor" diye ifade edebilirdi. Ama "anlamadım neren?" diyecek kimse yoktu ki neden desindi. Yalnızlık bi insana bu kadar neden koyuyordu. Kimse yalnız değil miydi? Herkes yalnızdı bu sistemde hani! Kİmse yalnız gibi görünmüyordu. Nedense "ben daha yalnızım" hissi vardı içinde. Tutuna tutuna bir yere oturdu nihayet. Güneş özellikle bi insana bu kadar vurabilirdi bir hüzme içinde geliyordu ışınlar. İki gözünü kaynak almış gibi kırpıştırıp kıstı. Bu koltuğun neden boş kaldığını anladı. Ücret olayına gelmişti sıra. İçinde lap top olduğu düşünülsün diye lap top çantası taşıyordu. Ama içinde lap top yoktu. Üç beş gereksiz şey bir de bitmeyen kitabının dışında. Açıp kapadı çantayı bozuk para aradı. Ama çantaya para koymadığını hatırladı. Cüzdanın bozukluklar için ayrılmış tek elle açması da kapaması da müthiş zor olan bölümünü yine zor açtı. İçinden iki lira çıkardı. Uzattı kimse almayabilirdi de ama birisi almıştı. Şöförün yanında oturan şöför kankası dediğimiz adam iki el değiştiren parayı aldı. Şöförden daha uslanmaz bi tipti bu. Çirkinlikse allahı bu adamdaydı. Bu adam da yalnız değil miydi yani kim öpüyor bu adamın dudaklarını diye içinden geçirdi, kendine kızacak bir şey bulmuştu yine. Kahramanımız bu sırada kız almaya gitmiş de kahvesini bekliyormuş gibi bacaklar omuz hizasında bir çinliyi andıracak kadar gözlerini kısmış bi halde oturuyordu. Parayı eline alan bu beş parasız adam parayı alır almaz şöföre dönüp "bitirmiş pezevenk" dedi. Ne yani okulu bitiridiğini bu adam nasıl anlamıştı ki? Dolmuşlarda öğrenci ya da tam diye bi şey yoktu mesafe usulü ücretlendirme vardı. Şöför: Hadi yaa vay puşt dedi. Göbekli biri gibi dolu dolu ve distorşın bi sesle gülerek kankasına destek vermişti. Kahramanımız yine gerilmişti işte. Acaba kızarıyor muydu. Bembeyaz suratının her yerde böyle olup "benim, benim evet ben bitirdim" diye bağırması mı gerekiyordu. Halbuki kimbilir kim bitirmişti. Ama artık kesindi kendisinin bitirdiğini burada da herkes biliyordu. Başarısız ve beş parasız olduğunu ise sağır sultanın duyması ise en az kafaya taktığı şeydi artık. İnmeliydi bu dolmuştan. İnecek var dedi. Bu titrek sesi çıkaran adamı herkes görmek ister gibiydi sanki. Baktığı herkesle bir kez göz teması kuruyordu. Daha fazla etrafına bakmayı kesti "müsait bi yer" dedi. Şöförün daha dikkatli bakma nedeni ise bu adam harbi harbi indi bindi yapıyordu galiba... Trafik hiç de müsait değildi. Tam da durmadı zaten. Atlamasını bekliyordu. Üstüne olmayan takım elbisesi ve lap top çantasıyla hiç de atlayacak birine benzemiyordu "kahraman". İner inmez derin bi nefes aldı. Güneş dolmuştaki gibi yakıcı değildi. Rüzgar kravatını omzundan sırtına doğru yapıştırmıştı. Düzeltti. Dolmuşun içindekiler klip çekiyormuş gibi camdan dışarı buğulu ve halsizce bakmaya devam etti. Şöför "kaça aldın köpeği" dedi. Çirkin kral "almadık ya bizim oğlanın bi arkadaşı bakamamış vermiş" dedi. Abi iti doyuramıyoruz dedi ne verdiysek bitirmiş...

20 Ağustos 2009 Perşembe

Hocam kaç zamandır size yazmayı düşünüyordum. Fakat bunun bile çok önemsiz olduğunu düşünecek kadar olumsuz fikirler üretiyorum son zamanlar. Okul bittikten sonra ilk bir iki ay çok sıkıntı yoktu. Ama şimdi öyle değil. Kendi hayatıma yön verecek kadar dahi gücüm yok. Her şey benim için önemsiz. Okuldayken okul bitince ne yaparız diye tam olarak düşünmemişiz demek ki. müthiş bi boşluğa düştüm. çevremde de beni anlayacak ortak dili yakalayabileceğim kimse yok.
okumak yazmak bunları yaparken o kadar zorlanıyorum ki. hiç bir şey ilgimi çekmiyor. her şeyi yaşadım bitirdim gibi. kendimi zorlayıp bir kaç öykümsü bir şeyler yazmaya çalıştım.onlardan birini şimdi gönderiyorum. yani e mail ile.
düşüncelerim hiç bir şeyi yeniden kuracak durumda değil. bazen hep sızlandığımı görebiliyorum. ama bunu değiştirecek bir şeyler de yapamıyorum. neden böyle olduğunu bilmiyorum. hep bi üzüntü içindeyim. konuşabileceğim tüm arkadaşlarım başka şehirlerde. ankara yalnız kalan bir için hiç uygun bir şehir değildir. kimseyle sokakta tanışamazsınız. herkesin bir işi vardır. aylak kimse yoktur. varsa da bu aylaklar başka aylaklarla tanışmak istemiyorlar. serbest bir şeyler yapmak çok zor. ya da bana hep öyle geldi bilmiyorum.

İŞ: ben ne iş yapabilirim bunu bilmiyoruum. müzik zor çünkü uygun mekan bulmak uygun arkadaşlar bulmak çok zor. kpss ile de bir yerlere girmek ben istemiyorum. neden istemediğimi çok iyi analiz edemedim. ama ben akşama kadar oturamam. bankalarda da memurların ne kadar çalıştığını ve sıkıldığını göre göre bankalara giremem. şimdilik özel bir frmada ayak işlerine bakıyorum. 850 tl ücret alıyorum.

AİLE: ailemse benim bi işe yaramadığımı düşünüyor. onlar da şu anda çalıştıkları yerde mutsuzlar ve buna daha fazla dayanamıyorlar. beni okutmak için sıkıntı yaşadıklarını benim ise emekleri boşa çıkardığımı bitirdiğim bölümle ilgili hiç bir şey yapmadığımı, benim ilerde çok mutsuz ve yalnız ve hatta beş parasız kalacağımı bana da kabul ettirdiler. babam 1000 lira alıyor aylık.

TÜM BUNLAR BİRLEŞTİĞİNDE KAFAMDAKİ SONUÇ: "bir şeyler için tren kaçıyor yakalamak gerek. " bu algı beni bitiriyor. boş zamanlarımda hiç bir şey yapamıyorum. çünkü bu kaçan trenlerden hangisinin daha önemli bir şey taşıdığını hangisini yakalayıp atlasam mutlu olacağımı düşünüyorum hep. ailem için toplumun gözünde "bir şey" olmalıyım. sırf bunun için mücadele etmeliyim

ASKERLİK: geldik sonaaa... Benim için daha zor gelen şu anda başka bir şey yok. Vicdanımın reddettiği bir yere nasıl gideceğim bilmiyorum. Aslında biliyorum ki(küçük dozda bile yeter) işin içine mizah katabilirsem tarihe geçecek bir asker olurum. Ama ben artık kendi cinselliğime yapamayışlarıma aptallıklarıma tutnamayışıma toplumun düştüğü duruma gülemiyorum. Ve kafaya takıyorum. Gülemediği şeylere de ağlıyor insan.

ARKADAŞLARIM: Herkes bi yerlerde hocam ve de yalnız. Birbirimizi neden bıraktık bilmiyorum. Hafta sonu istanbul'a serkanı görmeye gittim. Hiç bir şey eskisi gibi değil.

MÜZİK: Bağlamayı da artık çalmıyorum gibi bi şey. Motivasyon şöyle oluyordu bizde: Diyelim ki çok kötü şeyler oldu. Gözaltı oldu, tutklama bile çıktı. Ya da bir arkadaşım sevgilisnde ayrıldı. Aramızda müthiş gırgır dönerdi. Herkes bu kötü durumdayken daha çok gülerdik. Daha çok bağlanırdık her şeye. Bir daha olsun tüm bunlar, yine gülelim derdik içimizden.


neyse hocam sizi çok özledim. Bediz hocayı, Ali hocayı, Mustafa hocayı da. Hep yazmaya çalşıyorum olmuyor.

Bu mektupta "bilmiyorum " kelimesini çok kullanmışım. Sonra düşündüm ki ben bu bilmiyorum kelimesinin geçtiği konuları biliyorum. O halde neden "bilmiyorum" yazıyorum. İfade edemiyorum hocam sadece bu. Yaza yaza öğreneceğim, okumak da gerekli biliyorum toparlayacağım...

19 Haziran 2009 Cuma

şok şok şok

Günlerden cumartesi, soğuk bir yaz akşamı umut'la sakaryadaki fikrim bara gitme kararı aldığımız günden bahsedeciğim size. Ankara'daki aşırı asosyal hayatımı kurtarmaktan ziyade daha çok üzüntü veren ve benim pasifliğimi hiç bi şey yapamamışlığımı yüzüme vuran bir mekan burası. Nedenlerini daha sonra anlatırım. Umut'la buluştuk fikrimin önünde. Kapıda bekleyenler vardı. Kızlı erkekli bir gruptu. Bu tarz grupları bilirsiniz eğer sapsanızve aşırı yalnızsanız, size öyle çekici gelirler ki, onlardan biri olmak, aralarında olmak, onlarla muhabbeti olan bir olmak o kadar istersiniz ki. Kızıl kıvırcık saçlı kızlar karanlıkta çok güzel görünüyorlar öyle değil mi, müthiştiler. İçerisi kalabalık olduğu için kapıda karşılaştıkları görevlinin "bi saniye arkadaşlar bakıyo" diyen dillerini yiyen ve yer bulma süresinin bi saniye olmayacağını başından bilen bi gruptu bu. Bu arada biz de yaklaştık. Böyle durumlarda şımarıkların kalabalığa konuşma, yüksek sesle espri yapma diye tabir ettiğimiz bir tutumu takınmıştı bir yiğitoğlu yiğit. Kalabalığa soğuk ama anlamlı sesleniyordu genç. Şimdi hatırlamıyorum ama burada neden beklediklerini, bu durumun çok komik olduğunu anlatan espriler uçuşuyordu bir bir Ankara sokaklarında. Çok tutulmuyordu ama yine de "ben senin kötü esprine bile kurban olurum" diyesi gelen arkadaşlarla donanmıştı çocuk. Desibel olarak düşük olsa da kahkaha sesi yine de vardı bu karanlık ve kalabalık gecede. Kapı önünde 7-8 kişi vardık. Birbirimize kesik atıyorduk. Bizim umut'ta hunharca bir gülümseme tespit ettim bi an. Her an orada bekleyenlerle temasa geçecek gibi bir yüz ifadesi vardı. Fikrim'in az aşağısında bi Kia Sportage marka jip durdu. Ve içinden bir arabadan inmek için beklenen sürenin çok ötesinde bir sürede inen takım elbiseli, iri vücutlu abiler indi. İndikleri yerde gazinomsu pavyonumsu ama yine de içerde ne olduğunu sadece bilenin bildiği bir mekan vardı. Hemen onun bitişiğinde, dışarı taşan canlı müziğiyle bazen de aşırı kısa mini etekli siyah giymeyi çok seven kızlarıyla geceye erotizm katan bir rock bar var. Önünde beklersen ve gerektiği kadar esrarengiz bir hava yaratabilirsen manitayı da götürebilecekmişsin gibi duran bir mekan burası. Hemen yukarısında yani onun da bitişiğinde biz varız. Sahnesinin arka planında "sadece sizin anlattıklarınıza inandım" yazan ellerinde gitarlarıyla kemanlarıyla sanki şehirleri terk ediyormuş gibi bir halleri olan müzisyenleri anlatan kocaman tablosuyla Fikrim bar. Bu sokak öyle ilginç bir sokak ki her an bir hayat kadınıyla, allahına kadar mafyayla varoş delikanlısıyla, travestiyle, yancıyla, gaspçıyla, gazeteciyle, sarhoşla, belinde silahıyla ankaralı namık'ı yeni dinlemiş çıkmışıyla, çok eski bir arkadaşınızla karşılaşabilir hatta birden kucaklaşabilirsiniz. Ha diyebilirsin ki lan reisül küttap sen bunlardan her hangi biriyle burada bu sokakta tanıştın mı? Hayır sevgili can dostlar. Hayır. Ama nedense bu sokak böyle hislerle gireceğiniz ayıksanız sarhoş çıkacağınız bir yer. Neyse betimlemenin dibine kadar gitmenin bi anlamı yok, uzatılan dış mekan neticede, zaten biz birazdan içerdeyiz ne de olsa. Umut buraya benden daha sık geldiği için kapıdaki adamla abi kardeş kadar birbirlerine yakınlar, birbirlerine daha nerelisin demeden bu kadar nasıl samimi olunur ki. Gire çıka aralarında tek kelime tek kelime birikip bir samimiyet doğmuş demek ki. Kapıda bekleyenler çok beklediğini ve içerde yer olmadığını düşünüp gittiler. Umut'un samimi olduğu adamla ben bile samimi olur gibiydim çünkü adam bana göz kırpma eşliğinde "siz geçin abi" demişti. Bu göz kırpmanın anlamı o kadar büyüktü ki müthiş bir dostluğun adamını kayırmacılığın yokken imkan yaratmacılığın daniskasıydı. "Bu adama kendimizi iyi tanıtmışız" dedim içimden, biz iyi insanlardık. Bu göz kırpmanın önemine değinmişken Nefes Bar'ın önündeki bir anımı anlatmak istiyorum. Ne kadar asosyal olsam da Mersin'deki popüler yaşamıma ait arkadaşların yolu bazen Ankara'ya düşüyor. Böyle durumlarda Mersin'deyken (hiç canlı müzik piyasasının gelişmediği pavyon kültürünün bile cafcaflı olmadığı şehir) ankaraya giden arkadaşların "ulan nefes diye bi yere gittik 13.yy kilise müziği yapıyolar, herifler aşmış ya" diye övdüğü nefese, hazır Ankaradayken ve dört intihar çiçeği, dört kürek mahkumu, dört katran gecelerin heyulası iken, gidelim dedik. Gittik ama dam diye bi olayın bizim karşımıza böyle alternatif bir barda çıkacağını hiç hesap etmedik. Giremezsin dedi mi bitti. O bozuluş o bozuluş bi daha da Nefese filan tillah gelse gitmedim. Her neyse nerde kalmıştık. Fikrime girmiştik artık ve benim en sevdiğim en arka ve en köşe bizimdi. Hemen arkamızda bar vardı. Ve orada ayakta duran aşağıya sarkık bıyıklarının vermiş olduğu alevi dedesi sempatisini iyi kullanan gözlerinden alev de çıkarabilen bir abiydi bu. Bir göz akıyla bebeğiyle bu kadar kırmızı nasıl olabilirdi. En azından biraz olsun görme kaybı da mı olmazdı. Yoktu. Bu adam tam buranın sahibi olacak adamdı. Hüznü de ayrı bir içme nedeniydi zaten. Derken biz oturur oturmaz Umut'un bir arkadaşı var örgütlü bir arkadaş bu, bizi kapıdan girerken görmüş. Bizim ona bira ısmarlayacağımızı bildiğini söyledi ve oturdu. Tesadüflere bayıldığımızı söylemiş miydim. Fakat sorun şuydu ki: bu arkadaşın muhabbeti çok sayısaldı. Daha önce bu arkadaşla edilen sohbetlerde hiç tat alamadığımız için giden biraya mı yandığımız yoksa geçen zamana mı yandığımız belli değildi. Arkadaş Umut'u eleştirerek söze girmişti. Umut da ona neden bir insan lümpen olur, koşullar insanı böyle yapar falan gibi ana fikirleri olan cümleler sarf etti. (Müziğin sesi burada konuşmanıza izin vermez giderseniz bilginiz olsun.) Ben ise bunları yıllarca dinlemiş biri gibiydim. Hep gözüm dışardaydı. Yanda iki adam oturuyordu. Onlarla bizim önümüzde bir erkek dört kızlı bir masa vardı. Kızlar oturup kalkarken bellerini örtmeye çalışıyorlardı. Çünkü arkalarında sayıları tespit edilmemiş kara gülleler, tanklar, müfrezeler,(ben de bu cenahtayım) taş gibi sert çocuklar konuşlanmıştı. Kızlardan biri çocuğundu birbirlerine sarılmış öpüşmek üzerecilik oynuyorlardı. Ama diğerleri her an birinin manitası olabilirdi derken kızlardan biriyle göz göze geldim. Ama gözümü ben çekmek zorunda kalmıştım. Kesişme dediğimiz formatın dışnda bir sürede bakışmıştık. İçime bir heyecan dolmuştu. Bir dahaki kesişmeyi kollamaya başlamıştım. Yanımdakilerde ona bakıyorlardı galiba. Kızın yanındaki bir diğer afeti devransa bizimkinin neredeyse aynısıydı. Kuzen benzemesi değil de sanki kardeş gibi bi benzemeydi bu. Bakışmalar tekrar tekrar oldu ama nedense bi süre sonra benim hevesim kaçmıştı. Daha önce milyonlarca kez bakışıp da yine yalnız yatan bu beden artık neyin ne olduğunu bilecek yaştaydı. Kıza da bakasım gelmiyordu. Umutla arkadaşı da zaten çok derindeydiler artık. Ne yapabilirdim ki birileriyle konuşmak isitiyordum kız ya da erkek. Ama şimdi bi kızla pat diye konuşamayacağımdan mecburen erkek olmalıydı. Yanımzdakiler müsaitti. Hiç konuşmuyorlar sadece müzik dinliyorlardı. "Lan boş bu işler yaa"gibi hatta karı kız işlerinden soğumuş görmüş bıkmış bi halleri vardı. Bu beni biraz daha tahrik etti konuşmak için. Ve ok yaydan çıkmıştı. ateşlenmiş bir fitil gibi kıpırdanmaya başladım. Ne söyleyeceğimi de ayarlamıştım. Sandalyemi gacırdatarak yanlarına yanaştım. Benim onlara küfür filan edeceğimi düşünmüş olabilirler. Bunu anladığım için erken davranıp söze girdim ki kavga filan çıkmasın şimdi durup dururken.

Ben:Size sınıflı toplumu anlatayım mı?

iki kişiden biri(daha sonra adının mahir olduğunu öğreneceğim kişi): Neeey

Ben: (sarhoş gülümsemesiyle)Size sınıflı toplumu anlatayım mı?

Mahir: (ben adamın ciğerini bilirim edasıyla)E neymiş anlat hadi.

Ben: Şimdi şu önümüzdeki masa varya bir erkek, dört kızdan oluşan. Bu masa kapitalizmdir. Çünkü bir erkeğe dört kız düşüyor.

Mahir: (arkadaşının esprisine gülmesini bekleyerek ve ona dönerek.)Biz de sosyalizm mi oluyoruz.

Ben:Hayır.Yan masa sosyalizmdir. Çünkü iki erkek iki kız var. Biz de toplamda 5 kişiyiz ve hiç kızımız yok. Çılgın ama kaderini çekmeyi de bir yaşam tarzı haline getirmiş kalabalıklar, varoş kitleleriz. nasıl?

Benim bu konuşmalarımdan sonra ikisi de güldüler biz artık dostuz neredeyse aynı düşünceleri savunuyoruz tadında bol sesli kahkalar masamızdan bara yayıldı bir süre daha. Ta ki mesele gelip de kürt sorununa dayanana kadar.

Mahir: Peki oyunu kime verdin?

ben: CHP ye verdim. Yani ne yapalım yerelde belki farklı bir şeyler olur. Bi de alevi olduğumuzdan ille de CHP.

Mahir: Yav CHP'ye verene kadar ya AKP'ye verseyin.

Ben: Bi yerde haklısın aslında da AKP'ye oy vermek yenilmektir. Artık sokaktan hiç bir şey beklememektir.

Dedim ve gıbıdı gobodo gibi ilginç şeyler de söylediğimi duydum.

Mahir:Yav bari DTP'ye vereydin ha!

Ben: Doğru doğru da işte... Siz nerelisiniz?

Adının serhat olduğunu daha önceki safhalarda öğrendiğim fakat yazmayı unuttuğum kişi bu soruya yanıtı verdi.

Serhat: Biz Vartoluyuz.

Ben: (Konuyu değiştirmek ister gibi) Çok iyi. Burada ne yapıyorsunuz okul mu var.?

Serhat: Yok bitirdik.

Ben: Öyle mi? Ne okudunuz? Burda mı okudunuz?

Mahir: Evet Gazi sınıf Öğretmenliği.

Ben:(serhata dönerek) sen de mi sınıf öğretmenliği?

Serhat: Evet

Mahir: aynı sınıftaydık ya!

Ben: Çalışıyor musunuz?

Mahir: Burda bir okulda çalışıyoruz.

Ben: Ne güzel! Güzeldir öğretmenlik ya... Ne biliyim yani çocuklara küçük yaşta bir şeyler anlatabilirsin. onların kişiliğinin oluşmasında falan... Mesela benim ilkokoul öğretmenimin söylediği sözler gelir aklıma. Yani toplumun değişmesinde bence...

Mahir: Yok ya... İlk zamanlar belki öyledir de sonra... Bir şey veremezsin ki çocuğa ne verebilirsin ki.

Ben: İnternet filan şimdi çok daha gıgılı gugulu...

Mesele ne olursa olsun yine kürt sorununa gelecekti...

Mahir: E sen ne düşünüyorsun peki nasıl olmalı? Ne yapmak lazım?

Ben: Ya şimdi bu ülke boş değil dağlarında isyancılarının olduğu bir ülke her şey mümkün her türlü örgütlenmek gerek ne olursa olsun işin ne ise orada örgütlü durmak... Gerçi şimdi o dağdaki isyancının da kim olduğu ne istediği belli değil de...Adamlar Amerikancı olmuşlar düpedüz.

Mahir: E Amerika onlara yardım ediyor Amerikancı oluyorlar. Türkiye onlara özgürlük versin onlar da Türkiyeci olsun.

Ben: Ya olur mu öyle şey mahir. Sen her türlü mücadele vereceksin emperyalizmle mücadele ediyorsun, ezene kavga vereceksin. Amerikanın ya da her hangi bir devletin yanında olur mu gerilla.

Mahir: Yav neden olmasın istediklerini veriyorsa.

Ben: Peki halkın istedikleri ne olacak.? Kürt halkını ezen bölen sömüren katliamlar yapan bir devletle bunun adı ne olursa olsun ortak mücadele vermek ne kadar mantıklı. Faşizm yenilmedikçe halka özgürlük umudu doğar mı hiç.

Serhat: Kürt halkının mücadelesi öyle bir mücadele değil ki. kürt halkının mücadelesi kimlik mücadelesidir.

Ben: Yav hiç olur mu Serhat. Halkların mücadelesi sınıflı toplumun yapısı ile olmalıdır.

Mahir: İyi peki şöyle düşün sen anandan doğuyorsun 6-7 yıl konuşuyorsun bir dili, sonra sana zorla ingilizce konuşacaksın ya da fransızca konuşacaksın diyorlar ne yaparsın.

Ben: Sen o konuda doğrusun ben buna razı olamam tabi.

Mahir: Yav sen şimdi şöyle bak. Mesela buranın sahibi kürttür. Gördün mü demek ki bir şeyler yapıp bir şeylere sahip olabiliyor. Yani sınıfsal bir sorun yok. kimlik sorunu var devlet sorunu var.

Bu andan sonra da çıkışsız sonuçsuz konuşmamız bi süre daha devam etti. Serhat bi süre sonra benim polis filan olacağımı düşündü herhalde ki Mahiri susturdu. Biz artık kaçalım deyip kalktılar. Umut hala konuşuyordu.

12 Mayıs 2009 Salı

08 Mayıs 2009 Cuma

bensiz olmazdı.
Bugün kpss başvuruları için odtü'nün Yüzüncüyıl kapısına gittim. Ha bi de üç ay önce bi scooter motor aldığımı söylemeyi unutmuşum. Tabi motorla hep serbest zamanlarda(cumartesi pazar gibi) gezmeye alışık olduğum için şimdi bir iş için çalıştırınca motoru, insanın içinde ulan millet bana, "lan bu deli ne yapıyo" der mi gibi bi şeyler hissetim ne yalan söyleyeyim. sabah yataktan telefonun alarmıyla sıçradığımda bozuk bi hava vardı. ama babamın arabayla işi olduğu için motorla çıkmak zorundaydım çünkü kpss başvurularının son günü candostlar. Her neyse yola çıktık efendim. Benim scooter'ın maksimum hızı 100 fakat motor en fazla seksen yapabiliyo o da yol eğimli olursa. Tabi sabahın çatayazı olduğu için rüzgar uçağın camından kafayı çıkarmışsın gibi insanın yüzünü eğmeye bükmeye çalışıyo. Bazı motor delisi arkadaşlar kaskın yokmuydu diyebilirler. Kask tabi ki var a dostlar ama kaskı 1 milyarlık kaskların, shoeı'lerin, nolan'ların arasından, işte bu benim olmalı diye almadığım için, rüzgar kafamda hiç kask yokmuş gibi benle daşşak geçti. 40 -50 arası bazen 60-70 i de bulduğumuz bir yolculuktan sonra odtü'nün kapısına giden henüz yüksek binaların inşaatının bitmediği, gecekondularla on beş katlı binaların kardeşliğini anlatan keskin virajlı sokağa girdim. virajın ortasındaydım, o da ne bu bir kız, hem de bana bu ilginç kaskı taktığım halde 3 saniyeden daha fazla kesik atan bir nazlı fidan, bir dağ parçası, bir eşkiya şarabı... demek kaskı çıkarırsam bana daha uzun bakardı. Dönüşte kask yok demek ki. Virajı biraz daha havalı ve hızlı dönmeye çalıştım. Fakat arkamdan bana çok yaklaşan bir fiat doblocunun yüzünden o kızın önüne kendimi atıverecektim neredeyse. Adam bana değdi değecek, hafif sağa yatarak tabi ağır ve sinirli bir yatırış bu, adama yol verdim ve tam yanımdan geçerken ona polat alemdar bakışı atmaya çalıştım. Benden daha küçük bir çocuktu galiba o da bana sinirlice baktı ve vın... neyse az ilerleyip odtü'nün güvenlikleri ile burun buruna geldim. Oraya dışardan gelenlerin form alması için yapılmış tek kişilik bir pefabrikin önünde, kalabalıklara rakam verme noktasında hiç başarılı değilim ama 100-150 kişi bekliyordu. Ama ne 150 kişi her biri birbirinden merdane, durakta gördüğüm kızdan daha güzel kimi kızıl kimi esmer tahmini 70-80 adet kız... Sanki hepsi beni bekliyormuş da buradan bi yerlere gidecek mişiz gibi bir sevinç doldu içime. Yine ağır ağır ve karizmatik dönüşlerimi yapmaya başlamıştım. Burdan kız tavlanır mıydı acaba. Kendimi arkasında imparator yazan bir şahinin içindeki 7 kişiden biri gibi hissetim bi an. Aynı anda vakur, yalnız, atıyla oralarda gezintiye çıkmış bir kovboyu da andırmıyor değildim. Herkesin beni izlemesi ve bende oluşan fiziki ve ruhi değişimler yanında sakarlığa da davetiye çıkarabilirdi. Neyse ki motoru park etmiş iki arabanın arasına koydum. Bir motor gelirse buraya parketsin diyen bir şoförün centilmenliğini kullanarak prim yapıyordum. Herkes içinden "aaa ne kadar da pratik ben de motor almalıyım" diye düşünüyor gibime geldi... Zaten bu erkeklerin motorlara,ATV'lere bakışı çok komiktir, bilen bilir. Alık bir yüz, kocaman bir ağız ve hunharca bir gülümseme. Bu gülümsemenin çok eskilere, tornet sürülen, bisikletle yokuşaşağı el bırakılan, tümseklerden atlanılan o günlere dayandığı aşikar... Kızların yakışıklılığa mı, motora mı, "bana bakıyor mu acaba" düşüncesiyle mi motora baktığı konusu henüz benim için bir giz yani dolaştırmiyim lafı bilmiyorum.Şimdi en zor bölümdeydik. öyle bankalardaki yaşlılar gibi sıra beklemez ki bu öğrenci milleti, herkes bi yerlere yayılmış, kimi her an sevişecek gibi ya da antrenmanını yapıyor gibi kız arkadaşının üzerine ritmik olarak abanıyor, kimi elindeki notları karıştırıyor, sıranın biraz sonra kime geleceğini benim kadar kimse merak etmiyor, kimi hiç orayla alakası yokmuş kadar uzakta... Ne yapmalıydı hangi ses tonuyla giriş yapmalıydı? Nasıl öğrenmeliydi bu kuyruğun sonuncu kişisini? Herkesin o dimdik bakışları üzerimden yeni gitmişti, şimdi ilginç bir ses tonuyla tekrar bakışları üzerime almak bana zor geliyordu. Daha fazla ortalıkta hiç bir şey yapmadan böyle dikilmek de sonuçta beni zonta gibi gösterebilirdi. Çok acil birine sormalıydım, ama nasıl? Eline batmış bir kıymığı çıkarır gibi mi yapsaydım yoksa başı ağrıyormuş gibi kafamı şöyle kaşısamıydım? Hala bir şey bulamamıştım ve vakit artık daralıp son haddine gelmişti bile günah da benden gittiiiii diyerek geri dönüşü olamayan bir yola girilmişti. Ses akciğerden çıkıp ağızda biten bu yolculuğa çıkmıştı artık. Şimdi o sese şekil verilmeliydi.Size tüm samimiyetimle söylüyürum, hayatımda hiç olmadığım kadar concon biri olmuştum. Şöyle dedim:Ya bu sırnın sonu nerzse, kim? Gibi bi şey çıktı ağzımdan. Sessizlik... E sorun neydi neden olmamıştı? Neden kimse net bir cevap vermiyordu? Nesi zordu "şurası" demenin. artık bi kere ses çıkardığım için ikinci soruyu sormak kolaylaşmıştı. Çünkü ilk soruda beklediğim deprem etkisi olmamıştı. Ben de bir işportacı kadar kitlelere yüksek sesle konuşabilirdim artık. Daha yüksek ve hafif de hesap soran bir tavırla "siz misiniz" dedim kızlı erkek li bir grubun sonundakine. "Hayır" hasta gibiydi zorla konuşmuştu. Ve eliyle meseleden uzak diye daha önce yargıladığım insanları gösterdi. Ama orada kimse sıra halinde değildi ki. Bir iki adım attım ve dediği yere gittim. Şimdi kuyruktakiler buna da gülebilirler dedim içimden. Öyle ilginç konumlanmıştım ki. hiç böyle sıra olmamıştım. Küçülüp kaybolmak istediğim nadir anlardan birini yine yaşamıştım işte... Geri dönüş yolundaki kızı görmek ise çok zordu. Bu sıra akşama kadar zor biterdi...